StatCounter

31 Mayıs 2011 Salı

HALİÇ'Tİ, KARANLIKTI, İKİMİZDİK...

Olmayacak şey vapurların vurulması, kulelerin aşık olması, yahut iskelelerin batması. Bir kentin özeleştirisini bu denli açık yüreklilikle yapması, ya da daha yaygın deyişle, kendi masalını bu denli gerçek ve içten yaratması. Olmayacak şey, İstanbul’un bana bunları yazdırması!

İkimizdik. Birdenbire oldu. Karanlıktı.

Rakı içiyorduk ama rakıdan değildi başımızın dönmesi. Rüzgar uğulduyordu dışarıda. Uzun zamandır unuttuğumuz bir tat, bir anlık bir his, insanın içini yakıveren bir mide sancısı içindi her şey. Masadaki mum hiçbir şeyi aydınlatmıyordu.

Haliç’ti. Karanlıktı. İkimizdik.


Önce bize doğru baktı, köprüye. Başımızı önümüze eğdik köprüyle beraber. Şöyle bir gerildi, yukarı baktı sonra. Fakat ayaklarının dibindeki yakarışı duyamayacak kadar meşguldü kule: tutmuş bir martıyı, boyuyor da boyuyordu. Bir damla yaş düştü Kuledibi’ne, sessizce. Belli etmeden ağlamaların ustasıydı çünkü Galata’nın görmüş geçirmiş delikanlısı.

Az önce yanıbaşından kalkan, gecenin çalkantılı sularında salınarak uzaklaşan vapura baktı sonra çaresizlik içinde. Bir mektup taşıyordu, Galata Kulesi’nden alıp Kızkulesi’ne götürdüğü. Bir gün yanıt verecekti Kız Kulesi bu aşka ya, “Allah vere de fazla uzatmasa artık” diye iç geçirdi vapur. Dönüp ardına bakmak istedi sonra, geride bıraktığı iskeleye. Dönmedi. O an sanki tek düşündüğü kulelermiş gibi davranıyordu. Öyle değildi.

Vapurdan sonra dönüp bana baktı. Gözlerimi kaçırdım. “Ben bu masalın bir parçası bile değilim, izliyorum sadece” diyecek oldum. Sustum. Ne halt edeceğimi bilmiyordum ve üstelik sen karşımda oturmuş yargılayan gözlerle bana bakıyordun. Bitmişti Haliç’in karanlığında başladığımız oyun. Masandaki mum –çünkü artık masa senin olmuştu, düşüme girdiğin hızla uzaklaşmıştın benden olanca hızıyla titriyordu şimdi.

“Her şeyin yanıtını bilen adam değilim ben, hiçbir zaman da olmadım” dedim sessizce. Hızla geri çektim elimi, tutabilmen için yeniden. Başım daha çok döndü. Kuşlar, rüzgar, anason kokusu birbirine karıştı; sarı renk maviye dönüştü, mor oldu, gri oldu sonra. Senin gözlerin gibi gri oldu. İlk aşık olduğum zamanı düşündüm, o zamanların rengini. Dünya hızlanarak başımın çevresinde dönüyordu.

Tam o sırada oldu. Karanlıktı.

Battı iskele. Koca gövdesini bıraktı suyun karanlığına, ve battı. Kule, köprü, geçip giden hafif meşrep vapurlar, sen, ben, köprüden sarkıttığı oltası denize erişmeyen çocuk.. Hiçbirimiz yoktuk artık. Karaköy iskelesi. Yok.

İndi köprüden koşarak çocuk. Bana baktı kinle. Bir tekme savurdu Galata Kulesi’ne. Kulağındaki karanfili tuttu kopardı vapurun. Aldı Taksim Meydanı’na koydu onu. Küçüldü kule, küçüldü vapur. Tıpkı sen, ben ve ortamızdaki masa gibi. Karaköy’deki seyyar satıcılar ve tüm geri kalanlar.. Küçüldüler.

Elini ilk kez tuttuğumu düşündüm. Bir kış sabahı. Karaköy İskelesi’nde. Galata Meydanı’ndan aldığımız rüzgargülünün denize düştüğü anı. Yıllar önce. Bunları düşündüm işte. Ve iskeleyle birlikte batıp batmadıklarını..

Özgün - 28.11.2008


(*) 
Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
Demirlemişti, eli kolu bağlıydı, ağlıyordu
Dört bıçak çekip vurdular dört kişi
Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
- Cinayet Saati / Attila İlhan -

(**) 
21 Kasım 2008'de, İstanbul'da sıradışı bir olay yaşandı. Kentin tek yüzen iskelesi olan Karaköy İskelesi şiddetli lodosun etkisiyle sulara gömüldü. Sabah vapura binmek üzere gelen vatandaşları sıkça karşılaşamayacakları bir manzara bekliyordu.

0 comments:

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More