StatCounter

23 Mayıs 2011 Pazartesi

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN


2010 yılının Kasım ayı. Saat üç, öğleden sonra. Hava karanlık. Tüm sokak lambaları yanıyor. Kuzey kutup dairesinin yaklaşık 350 km kuzeyinde, kutup noktasının ise 2000 km güneyinde, Norveç'in Tromsø kentindeyim. 

Yerler buzla kaplı olsa da, kentte bulunduğum 3 gün süresince hava sıcaklığı -5 derecenin altına inmiyor. Dünya coğrafyasının bu kadar kuzeyinde böylesine "ılıman" bir havayla karşılaşmak şaşırtıyor beni. Bu hep böyle midir, yoksa Tromsø Türkiye'den gelen garip yolcusuna "Hoş geldin" mi demektedir, bilemiyorum.

Uzaktan gelen yolcusunu karşılamaya hazır, boş bir sokak

"Tromsø'ye hoşgeldiniz! Kentin ismi, sondaki ö harfi uzatılarak, Trömsöö şeklinde okunur. Bu, dilimizde Tröms adaları anlamına gelir. Şehir, birbirine paralel üç caddeden oluşur. Eğer buraya sokaklarda kaybolmaya geldiyseniz, üzgünüm, pek doğru bir seçim yapmamışsınız! Oteliniz işte tam şurada. Yollar ve kaldırımlar buzludur, ilk adımınızı atarken dikkatli olmanızı öneririm!"

Bu güler yüzlü karşılama sözcükleri, beni havaalanından alıp kent merkezine taşıyan otobüsün sürücüsüne ait. Bir kente ilk kez adım atıyorsanız, hele de burası kış mevsimini karanlıklar içinde geçiren buzlu bir kutup kenti ise, böyle sıcak bir karşılama içinizi ısıtıyor. Yol boyunca çantanızda taşıdığınız tüm endişelerin bir anda buharlaşıp uçtuğunu hissediyorsunuz.  Henüz keşfetmek üzere olduğunuz kentle aranızda öyle sıcak bir bağ oluşuyor ki, baktığınız her şey gözüne daha güzel, daha çekici, daha cezbedici görünüyor. Bu, keyifle içilen bir kaç kadeh şarabın verdiği baş dönmesine denk bir his. Güçleniyor insan; ömrünce aradıklarının tümünü burada, bu bilinmez kentin sokaklarında bulacakmış gibi hissediyor kendini.

Otobüsten inmek üzereyim. İşte bir kez daha tüm sırlarıyla sus pus olup bekleyen, adımlarımı dikkatle izleyen ve her zaman olduğu gibi yine ilk hamleyi benden bekleyen yabancı bir kent var karşımda. Şimdi elimi uzatmalı, gülümseyerek kendimi tanıtmalı ve karşımdakinin de aynısını yapmasını ümit etmeliyim. Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.


Şehir merkezindeki katedral ve yerdeki buz kütlesi
karanlığı yırtmak için var güçleriyle çalışıyorlar.

Otele eşyalarımı bırakıp kendimi dışarı atıyorum. Bu karanlık kenti görmek için sabırsızlanıyorum. Otelden çıkıp şoförün bahsettiği üç caddeden biri olan Grønne'ye ve üzerindeki bir kaç sokağa hızlıca göz gezdiriyorum; burası daha önce gördüğüm hiçbir yere benzemiyor!

Tromsø, kuzey kutup dairesinin içinde yer aldığı için, yılın bu döneminde günde en fazla dört saat gün ışığı alıyor. Güneş ufuk çizgisinin hemen altında bir müddet oyalanıp geldiği yere geri dönene dek, az da olsa, çevreyi doğal ışık altında görebilme olanağı sunuyor. Gün ışığı dediysem yanlış anlaşılmasın. Türkiye’de bir kış günü sabah yedide ortalığın ne kadar aydınlık olduğunu düşünün. Gün ışığı, o ışık işte. Öğleden önce saat onbirde başlayan bu aydınlık şölen öğleden sonra saat iki buçuk - üç gibi sona eriyor. Tabi bu Kasım ayı için geçerli. 21 Kasım ile 21 Ocak arasındaki süreye, güneş hep ufuk çizgisinin altında olduğu için kutup gecesi - polar night deniyor.

Kentin üzerinde kurulu olduğu adalar uzun köprüler ve
yer altı tünelleri ile birbirine bağlanıyor.

Kentin sokaklarını amaçsızca arşınladıktan sonra sıra bir diğer önemli işe, yemek yemeye geliyor. Madem ki İstanbul'daki rahat ve sıcak evden çıkılıp kış vakti buralara kadar gelindi, o halde elbette balık yenilecek! Atlas Okyanusu'nun kıyısındaki Troms eyaletinde yaşayanlar için balığın önemi büyük. Bunu tahmin etmek hiç de zor değil, ancak emin olabilmek için kentin meşhur balık lokantasının kapısından içeri başımı uzatmam gerekiyor. İsmini bugün anımsamadığım mekan, şehir merkezindeki tek alışveriş merkezi ile aynı meydanda. Sıra sıra dizili ahşap yapılardan bir tanesi, iki katlı bir balık cennetine dönüştürülmüş.

Büyük bir iştah ile içeri adım atarken, dünyanın bu ücra köşesinde aynı anda balık yiyen bu kadar çok insan olduğundan haberim yok. Aslında bu buz dağının görünen kısmı. Okyanus balıklarını, kalamarları, midyeleri, karidesleri ve ismini cismini bilmediğim daha pek çok su canlısını mideye indirmek isteyenler o kadar çok ki, lokantada önümüzdeki iki gün boyunca yemek yemek bir hayalden ibaret. Kapıdaki görevli, istersem iki gün sonrası için yer ayırabileceğini söyledikten ve yüzümdeki şaşkın ifadeyle bir an bile ilgilenmedikten hemen sonra koşarak uzaklaşıyor ve kalabalığın içinde gözden kayboluyor.

Tromso'de öğle vakti. 
Kasım ayında hava bundan daha aydınlık olmuyor.

Tromsø kent merkezi bir ada üzerine kurulu. Havaalanından şehre gelirken araçlar yer altındaki uzun tünellerden geçiyor. Okyanus suyu altında tüneller kavşaklar aracılığı ile dört bir yana ayrılıyor, dallanıp budaklanıyor.

Norveç'in yedinci büyük şehri olan Tromsø, kış aylarında kuzey ışıklarını gözlemek isteyenlerin en gözde mekanlarından biri. Çünkü şehir, aurora borealis diye bilinen bu doğa olayının cereyan ettiği kuşakta yer alıyor. Bu sevimli şehri bir Kasım günü ziyaret ettiğim için elbette benim de aklımda hep o soru var: "Acaba aurora görebilecek miyim?". Malesef seyahatim süresince hava bulutlu ve ben başımı yukarı her kaldırışımda simsiyah bir gök ile karşılaşıyorum. "Aurora göremedim, ama görmeye çok yaklaştım" diye yazsam buraya, hükmü olur mu hiç? Geçiyoruz.

Ertesi gün. Hava aydınlık. Yani, aydınlık işte. Sokaktayım.

Burası Norveç'te ahşap evlerin en çok görüldüğü şehir.

Şehir merkezi gerçekten küçük. Yürüyerek üç paralel caddeyi baştan başa geçmeniz sanıyorum 20 dakikadan fazla almaz. Vızır vızır işleyen belediye otobüsleri, tam ağarmadan öylece kalakalmış güne inat yaşamın devam ettiğini anlatır gibi. Biniyorum bir tanesine ve denizin üzerinden geçerek karşıdaki adaya gidiyorum. Burada tüm şehre hakim, 420 metre yükseklikteki Storsteinen Dağı var. Dağın doruk noktasına çıkan bir teleferik sistemi kurulmuş. Her ne kadar gişede jeton satan görevlinin suratsız, isteksiz ve hatta kaba sayılabilecek tavırlarına maruz kalsam da bu neşemi kaçırmıyor. Tepeye çıkıyor ve kuzey kutbunun yamacındaki kente yukarıdan bakıyorum. Ve işte tam bu noktada nefesim kesiliyor.

Storsteinen Dağı'ndan kentin görüntüsü.
Köprünün sağ ucunda Arctic Cathedral göze çarpıyor.

Aşağıda uzanan kentin tüm sınırları gözlerimin önünde. Nerede başlıyor, nerede bitiyor görüyorum. Şehrin dışına, beyaz örtü altındaki bakir topraklara, ufuk çizgisine dek uzanan denize baktığımda ve havada asılı duran mutlak sessizliği dinlediğimde içimi tarifsiz bir korku kaplıyor. Oralarda modern yaşamdan iz yok. Orası Kuzey Kutbu'na gidiyor!

Yazları uluslararası bir film festivaline ev sahipliği yapan Tromsø, bir film setini andırıyor. Sanki çevremdeki her şey gerçek dışı. Sanki dünyadan kopup başka bir gezegene gelmiş gibiyim. Oysa beni Oslo'dan buraya getiren sıradan bir Norveç Havayolları uçağı idi. Tromsø sokakları boyunca sağlı sollu dizilmiş renkli ahşap evlerin arasından yürürken, dünyada görülecek daha ne çok yer olduğunu düşünüyorum. 

Dünyanın en kuzeydeki camisinin Tromsø'de olduğuna dair bir rivayet duymuştum gelmeden önce. Şehir merkezindeki turizm bürosunda görevliye bu konuyu soruyorum. "Evet doğru" diyor, "Ama dışarıdan bakınca anlamazsınız cami olduğunu. Aslında orası bir ev, bir bölümü cami olarak kullanılıyor. Tahminen şu sokakta ama, hangi ev olduğunu inanın ben de bilmiyorum." Görevlinin anlattıkları, Storsteinen Dağı'nın tepesinden baktığımda neden bir minare göremediğimi açıklıyor.

Dünyanın en kuzeydeki üniversitesi de Tromsø'de. Üniversitenin böyle bir kente neler kattığını anlatmama gerek yok sanırım. Oslo'dan gelirken uçakta ne kadar çok öğrenci olduğu dikkatimi çekmişti. Büyük kentlerden okumaya gelen binlerce öğrenci, beraberlerinde hayatı da getiriyor bu ıssız yere..

Sessizlik, Tromso ve siz. Bir düşünün!

Sıra balık yemeye geliyor. Kent merkezinde hediyelik eşya satan bir dükkanda gezerken, dükkan sahibine balık lokantası ile ilgili maceramı anlatıyorum. Burada çok kısıtlı zamanım olduğunu, balık yemek için sıraya giremeyeceğimi söylüyorum. Ve dükkandan elimde başka bir balık lokantasının adresiyle ayrılıyorum. Fiskekompaniet, denize bir adım mesafede oldukça modern bir mekan. Burada ömrümde ilk kez code balığının tadına bakıyorum. Söylenecek pek bir şey yok. “Denizden babam çıksa yerim” diyenlerden değilim ama o tat bugün hala damağımda.

Tromsø’ye giderseniz, kutup koşullarında yaşamın nasıl sürdürüldüğü ve bölgede yaşayan hayvan türleri ilgili ilginç bilgiler sunan Arctic Museum’u ziyaret etmenizi öneririm. Müzeye girişte 20 dakikalık bir belgeselin gösterimi yapılıyor. Panoramik dev perdedeki görüntüleri izleyip sesleri dinlerken, bu sıradışı kenti gezmeye gelen şanslı azınlığın bir parçası olduğunuz için bir kez daha mutlu olacaksınız.

Tromsø ile ilgili yazımı bitirmeden önce, kentte bir Türk marketi bulduğumu özellikle belirtmek istiyorum. Camında Antalya yazan marketi gördüğüm zaman gözlerime inanamadım. Bugüne dek dünyanın pek çok yerini ziyaret etme olanağım oldu ve hemen hemen gittiğim her yerde Türklerin izine rastladım. Ancak kuzey kutup dairesinin kilometrelerce kuzeyindeki bu noktada bir Türk marketi ile karşılaşmak beni bir kez daha o bildik soruyla baş başa bıraktı: “Dünyada Türklerin yaşamadığı bir yer var mı acaba?”

Mağazadan içeri adım atıp da sahibine merhaba diyorum, o da en az benim kadar şaşkın. Bir süre yüzüme bakıyor, sonra “Şaka yapıyorsun” diye çıkışıyor. “Beni yıllar önce rüzgar buraya attı, bir daha da yakayı kurtaramadım” diyor, “senin ne işin var burada, gidecek başka yer bulamadın mı?”

Dönüş yolunda, karla kaplı sonsuz beyaz dağların üzerinde uçarken aklımda hep o soru var. Gidecek başka yer bulamamış mıydım? Gerçekten, ne işim vardı orada? Bir yandan yanıt arıyor, bir yandan da Tromsø havaalanında uçağımın kalkmasını beklerken gözüme ilişen Iceland Air uçağını düşünüyorum.

Sahi, siz hiç buz ülkesi İzlanda'ya gittiniz mi?

Özgün,
Mayıs 2011


9 comments:

fotoğraf kareleri ile bezenmiş bir yazı...ellerine emeğine sağlık...devamını dileriz...

Yurtdışındaki ülkelerde hayran kaldığım birşey varsa evlerin ve insanların miktarı ne kadar fazla olursa olsun her evin kendine has bir güzelliği oluşudur.

Gerçektende çok huzurlu ve bir o kadar da pahalı bir şehir Tromso. Halkıda nedendir bilinmez çok sıkılgan.

Keşke kuzey ışıklarını da görebilseymişsiniz. Fotoğraflardaki kadar yeşil değil ama çok enteresan bir deneyim.

Burda yaşayan biri olarak kimseyi burda yaşamaya davet etmiyorum çünkü burda hayat yok ...

çok içten, muhteşem bir yazı.... teşekkürler, tebrikler... :)

Çok teşekkür ederiz Gülşah Duyar, beğeniniz bize cesaret veriyor.

bir kaç şey danışmak isterim; ben de tromso'ya bir seyahat planlıyorum kasım ayı içerisinde..

kaç gün ayırmak lazım şehire, dog sled yapıp ve kuzey ışıklarını görmeden dönmek istemiyorum önereceğiniz tur/tanıdık/tüyo var mıdır, gün öyle 3-4 saat sürüyorsa e küçücük şehir karanlıkta turist verimi alınabiliyor mu vs.. (günümü maksimum turist verimiyle geçirmek istiyorum elbette)

Yanıtımız oldukça gecikmiş, kusura bakmayın. ben dog sledding yapmadım, ancak şehir merkezindeki turizm bürosuna gittiğinizde size bu konuda yardımcı olacaklardır. Verim almanın derecesi çok göreceli elbette, ne görmek, ne aramak, ne hissetmek istiyorsunuz, bunları bilmek gerek. Kışın giderseniz karanlık ve soğuk, bunu söyleyebilirim. Verimli mi? Bence evet!

Güzel bir yazı ve fotoğraflar da harika, tebrik ederim. Tromsoda kuzey ışıkları turları düzenleyen bir şirkette çalışıyorum, şimdilik memnunum. Çok pahalı bir yer ama imkanınız varsa tavsiye edebilirim.

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More