StatCounter

11 Haziran 2011 Cumartesi

GANANOQUE: İKİ NEHİR ÜZERİNDE



İstanbul’daki evimde oturmuş yazın Kanada’ya yapacağım geziyi planlıyorum. Takvim 2009 baharını gösteriyor ki, bu da öykünün en can alıcı yeri.

Bahar aylarında insan nasıl da yerinde duramıyor! Nasıl da durmaksızın, arsızca göz kırpıyor gelip geçen trenler, uçaklar.. Sürekli yolculuk filmleri izliyor; alelade fotoğrafların sihrine teslim olup dakikalarca bakakalıyor, Toscana güneşinin altında yahut Selanik’te kordonda başıboş gezindiğini düşlüyor  insan. Dahası hiç bıkmıyor, hiç usanmıyor bunlardan!

İşte böyle bir bahar günü yolculuk planlarımı yapıyorum. Ontario’da geçireceğim iki haftadan en fazla verimi almanın yollarını arıyorum. Amacımsa yeni yerler görmek değil, aksine ömrümün iki yılını geçirdiğim kente, Ottawa’ya bir selam vermek ve karşısına geçip “İşte yine buradayım” demek. Çünkü hava sıcaklığının -30’ları gösterdiği soğuk kış günlerinde az hayal kurmadık birlikte, İstanbul’un vapurlarını az yüzdürmedik Rideau Kanalı’nda.

Ottawa'daki Rideau Kanalı'nın kış günlerindeki görünümü

Yaptığım plana göre Ottawa’da bir hafta kalınacak, kalan bir haftada ise güney Ontario’ya doğru bir yolculuğa çıkılacak. Ontario sınırları içinde kalmak zorundayım, zira Kanada coğrafyasının genişliği ve eldeki zamanın darlığı bundan fazlasına olanak vermiyor. Gezi programıma göre Ottawa’dan sonraki ilk durağım Gananoque (Gananokuey şeklinde okunuyor) isimli bir kasaba olacak. Kanada’nın başkentine iki saat uzaklıktaki Gananoque, Kanada – Amerika sınırı boyunca uzanan Thousand Islands’ı görmek için de güzel bir nokta. Kentin ismi yerli dilinden geliyor. Anlamıysa “İki ırmak üzerindeki şehir”.

Temmuz ayının son günlerinden birinde bir yolcu uçağının içindeyim. Bu benim  Atlas Okyanusu’nun üzerinden beşinci geçişim. İçimde Kanada’ya her gidişimde hissettiğim bildik bir his var. Tarif edemiyorum bunu. Biraz güven, biraz yabancılık duygusu. Ama çokça heyecan.. Ansızın bırakıp gittiğiniz bir dostla yeniden karşılaşmak üzere olduğunuzu hayal edin. Bir de böyle bir duygu işte, içimdeki.

Ottawa’da bir haftalık konaklama ve hasret giderme sürecinin ardından kiraladığım Toyota Yaris ile düşüyorum yola. İlk kez otomatik vitesli bir araç kullanıyor olmanın stresi dışında her şey yolunda. Bir iki ufak hatanın ve yaklaşık 20 dakikalık alışma döneminin ardından bu sorun da ortadan kalkıyor. Güneş bulutların arasından yer yer başını uzatıp bana bakıyor. Radyoda Quebec Fransızcası ile söylenmiş huzur dolu bir şarkı var ve 401 numaralı otoban geniş düzlüklerin arasında ufka doğru uzayıp gidiyor...


Gananoque'in sakin ve yeşil sokaklarından biri

Gananoque’i elimle koymuş gibi buluyourum. Bu iş belki bundan 3-5 yıl önce daha zor olabilirdi ancak GPS teknolojisi sayesinde bu kez elime harita dahi almıyorum. Uydu aracılığıyla yön bulma sistemleri Türkiye’de de aktif, ama bu iş Kuzey Amerika’nın düzenli şehirleşme mantığıyla buluşunca ortaya bir şaheser çıkıyor. Sevgili GPS’im, beni Ottawa’da kaldığım evin önünden alıp Gananoque’de kalacağım evin kapısına götürüyor: 5-4-3-2-1 metre kaldı. Ve İşte geldiniz. İnsan rahata ne çabuk alışıyor!

Kalacağım yer Ottawa’da, yola çıkmadan önce internet aracılığı ile ayarladığım bir bed & breakfast. Kanada’da bu iş çok yaygın. Pek çok kişi evinin bir ya da bir kaç odasını misafirlere açıyor. Böylece hem küçük bir gelir elde ediyorlar hem de pek çok insanla tanışmış oluyorlar. Konaklayan kişilere de sevimsiz otel odaları yerine güzel bir evde, rahat bir yatakta uyuma olanağı sunuyorlar.

Ev sahibi Philip ile telefonda konuşmuştuk. “Geldiğinde ara, 20 dakikalık mesafedeyim” demişti. GPS’imin beni tam önüne dek götürüp sağ salim teslim ettiği evi ilk gördüğümde biraz ürktüğümü itiraf etmeliyim. Kocaman bir bahçe içinde, çevredeki tüm evlerden daha büyük bir bina var önümde. Ve görünüşe göre bu gece tek misafir ben olacağım.

20 dakika kadar bekledikten sonra ev sahibi Philip geliyor. Sandığımın aksine Philip bu evde değil, Gananoque’in 28 km güney batısındaki Kingston’da yaşıyor. Evini pek çok apartman dairesine bölmüş. Gelen misafirlere anahtarlarını teslim edip ödemelerini aldıktan sonra Kingston’a geri dönüyor. Philip beni kalacağım daireye götürdükten sonra, “Yarın ayrılırken anahtarı içeride bırakıp kapıyı çekin. Umarım burayı beğenirsiniz” diyor ve vedalaşıyoruz. Dairemin içi oldukça cezbedici ama bu, koca binadada yalnız olmanın verdiği huzursuzluğu yenmeye yetmiyor.  Hava karardıkça, buranın iyiden iyiye çocukluğumun korku filmlerindeki lanetli evlere benzemeye başladığını düşüneceğim.. Ama bunun için henüz vakit var.

Bir şatoyu andıran evimiz

İstanbul gibi karmaşık ve düzensiz bir kentten sonra Kanada’nın en kalabalık şehri Toronto bile hatırı sayılır bir boşluk hissi verir insana. Her an çevrenizi saran bu olağan dışı dinginlik havasına alışmaya çalışırsınız ilkin. İki nedeni var bu sakinliğin: nüfusun azlığı ve Kuzey Amerika kentlerinin kendine özgü, durağan yaşam biçimi. Kuzey Amerika'da hüküm süren bu yaşam biçimi sokakları birer yaşam alanı olarak değil, aksine, salt mekanları bağlayan ara unsurlar olarak görür. Bu anlayışın Avrupa'dan özellikle de Ortadoğu ülkelerinden göç etmiş insanlar üzerinde ne gibi etkileri  olduğunu merak etmişimdir hep. 

İki yaşam tarzı arasındaki bu fark, Kanada’da uzunca bir süre geçirip İstanbul’a döndükten sonra daha da çok belli eder kendini. Ottawa’dan İstanbul’a geldiğim 2005 yazında Bakırköy’de çıktığım bir yürüyüşü anımsıyorum. Hem Ebuziya Caddesi’ndeki insan kalabalığının içinde kimseye çarpmadan adım atmaya, hem de çevreme bakarak kente olan özlemimi gidermeye çalışıyordum. Pek uzun sürmemişti bu durum, kısa süre içinde kendimi öylesine kaybolmuş hissetmiştim ki koşar adım eve, mekanın yalnızca bana ait olduğu tek yere geri dönmüştüm.

Kanada ile Türkiye arasındaki bu farka dikkat çektikten sonra Gananoque’deki gezintimize devam edelim.  Çevreme şöyle bir bakınca gözümüze çarpan yollar, evler, binalar, parklar o kadar düzenli ve sevimli ki, içimi bir mutluluk duygusu kaplıyor. Ama kısa süre sonra bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Koşup oynayan çocuklar yok; bahçesini sulayan teyzeler, amcalar yok; yolda yürüyen sevgililer yok; bisiklete binen gençler yok. 5000 nüfuslu bu sevimli güneydoğu Ontario kasabasında sanki yaşam yok! İnsan buraya turizmin tavan yaptığı yaz aylarında gelmiş olsa bile, çevresini kuşatan ıssızlık duygusundan bir türlü kurtulamıyor. Kuzey Amerika'daki kent yapısını az çok tanıdığımı sanıyorum, ancak bu kadarı bana bile fazla geliyor!


King Street, Gananoque, ON

Yürüyüşüme devam ettikçe kentin ana caddesi olan King Street’e ulaşıyorum. Cadde üzerindeki yapılar oldukça sade ve sevimli. Öyle ki bir anda 1950’lere ışınlandığımı düşünüyorum. Geleceğe Dönüş serisinin ilk filminde 1955’e giden Marty McFly geliyor aklıma. Cep telefonumun tarihini kontrol ediyorum, sorun yok, 2009’dayım hala.

Cadde üzerindeki çoğu dükkandan yalnızca bir adet var, fazlasına gerek yok çünkü. Bir kitapçı, bir kuaför, bir antikacı, bir bowling salonu, bir eczane tüm kasabanın işini görüyor. Bir şeyler yemek için bir kaç tane mekan var. Bir de bir iki tane giyim kuşam eşyaları satan dükkan.. King Street’in iki yakasına karşılıklı olarak kurulmuş oto galerilerindense söz etmek dahi istemiyorum. Kasabanın kendine has gizemli havasını bir çırpıda silip atan bu iki modern ticarethane fazlaca para merkezli bir düzenin göstergeleri. Sanki orada yoklarmış gibi yanlarından süzülüp geçiyorum. Çevredekiler (!!) şaşkınlıkla bana bakıyor. “İstanbul’dan, en güzel ile en çirkinin aynı yerde barınabildiği bir kentten geliyorum, bırakın o kadar becerim de olsun” diyor, ilgiyi daha fazla üzerime çekmeden hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.


King Street üzerinde sıralanmış binalar

Amacım, ev sahibimin önerdiği Old English Pub’ı bulmak. Kasabanın tek ana caddesi üzerinde yürürken bu pek de zor olmuyor. Mekanın ahşap kapısını itip içeri girdiğimde adeta büyüleniyorum. Bu denli ıssız bir yerde böyle davetkar bir restoran bulmayı hiç ummadığımdan olsa gerek, neşem bir kat daha artıyor. Old English Pub loş ışıklı, ne çok geniş ne de çok küçük, sevimli bir mekan. Burası kasabanın neden bu kadar boş olduğunu da açıklıyor gibi, çünkü herkes burada! Dolu masalar, yemek yiyen, sohbet eden, kahkaha atan insanlar. “İşte aradığım bu” diye düşünüp güzel bir masaya yerleşiyorum. Ve Gananoque’de geçireceğim zaman süresince buraya en az bir kez daha geleceğimden emin, karnımı doyurmaya koyuluyorum. 


Old English Pub'dan bir görüntü

Old English Pub’ın birkaç dükkan yanı insanın aklını başından alıveren bir kitapçı. Öyle rutin bir modern kent kitapçısı canlanmasın sakın gözünüzde. Burası tozlu raflarla, defalarca el değiştirmiş kitaplarla dolu bir sahaf aslında. İsmini şu an anımsamadığım bu kitapçı, yemek sonrası beni saatlerce oyalayacak kadar zengin bir içeriğe sahip. Gananoque’de böyle bir yer bulmak büyük şans doğrusu. Kapıdan içeri adım attığımda yüzümde kocaman bir gülümseme var. Başka nasıl zaman geçer ki burada?

Uzunca bir eşeleme sürecinin ardından dükkandan çıktığımda elimde Richard Bach’ın Türkçe’ye “Bir” ismiyle çevrilmiş eseri One’ın 1988 baskısı bir kopyası var. Richard ve eşi Leslie’nin bindikleri bir uçakla geçmişlerine gidip yaşam çizgilerini oluşturan milyonlarca olasılığı irdeledikleri, böylece kendilerini ve hayattaki seçimlerini baştan aşağı analiz ettikleri bir öyküyü anlatıyor Bir. Gece uyumadan önce, üniversite yıllarımda okuduğum kitabın sayfalarını bir kez daha çeviriyorum. Richard Bach, “iyi ki varlığından haberdarım” dediğim isimlerden biri. Ona bir kez daha teşekkür edip ışığı söndürüyorum. Church Street’te, bu in cin geçmez sokakta, kilisenin hemen yanıbaşındaki perili şatomuzda derin bir uykuya dalıyorum.

Gananoque, Saint Lawrence Irmağı’nın kıyısında. Amerika Kanada sınırı boyunca irili ufaklı binlerce ada var Saint Lawrence üzerinde. Bu adalardan bazıları Kanada, bazıları Amerika toprağı. Bir adada Kanada bayrağını, hemen yanındaki adada ise Amerikan bayrağını görmek olası. Kimi adalar 5-6 evi içine alacak kadar büyükken, kimi en fazla 3-5 metre genişliğinde üzeri boş toprak parçaları. İşte tüm bu bölgeye Thousand Islands – Bin Adalar ismi verilmiş. 

Saint Lawrence üzerindeki irili ufaklı adalardan biri

Gananoque’den yaz boyu turistik teknelerle 1 ve 3 saatlik turlar düzenleniyor. Adaların arasından süzülerek geçip birbirinden renkli evleri görmek ve fotoğraf çekmek isteyenler için oldukça güzel bir etkinlik. Bazı tekneler belli adalarda duraklıyor ve yolcularının adaya inmesine olanak tanıyor. Ancak adım atacağınız yer Amerikan toprağı ise ve siz tekneye Kanada’dan bindiyseniz, sıkı bir pasaport kontrolüne hazır olun! Zira bir Türk vatandaşı olarak Amerika Birleşik Devletleri vizeniz yoksa, adım atacağınız yer 10 metrekarelik bir toprak parçası bile olsa tekneden inmenize izin verilmiyor. Rıhtımdaki teknelerden birine atlıyorum. Artık 3 saat boyunca Saint Lawrence’la birlikteyim.


Nehir gezisi boyunca pek çok ada çıkıyor karşınıza

Tekne turunun ardından Old English Pub’da karnımı doyurup Gananoque’in doğayla bütünleşmiş sokaklarına atıyorum kendimi. Hiçbir şey aramadan, kendime bir hedef koymadan, öylesine, başıboş dolaşıyorum. Bir gezinin en güzel anı işte bu benim için. Kuş sesleri eşliğinde, yemyeşil devasa ağaçların altında yürüyor, çevremizdeki evlere, sokaklara bakıyoruz. Belki de Richard ve Leslie gibi, kendimi ve dünyayı tanımaya çalışıyorum...

Akşam üzeri Philip’in anahtarlarını evde bırakıp söylediği gibi kapıyı çekiyor ve beni hem heyecanlandıran hem de biraz ürküten ıssız şatoma veda ediyorum. Elbette Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizeleri var aklımda: “Haydi Abbas vakit tamam, akşam diyordun işte oldu akşam!”

Gananoque geride kalıyor. Nehir kıyısını takip eden bu ağaçlı yolun diğer ucu, Kingston. Nispeten büyük bir kente gidiyor olmanın keyfi ve Gananoque’deki sessizliğin verdiği huzur var içimde. Yolculuk devam ediyor.

Özgün
Haziran 2011

"I gave my life to become the person I am right now. Was it worth it?"
Richard Bach - One

0 comments:

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More