StatCounter

AÇ KAPIYI MELEK, BEN GELDİM

Mart ayında bir gün, bir Cuma günü. Saat öğleden sonra 4:30. Sabah hava sıcaklığı eksi otuz santigrat derece idi, şimdi ısındı biraz, yalnızca eksi on. Ah Ottawa, söyle yetmedi mi artık bu kış?

ŞOK TEDAVİSİ OLARAK SEYAHAT

İşte hayat. İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!

YAKAMOZU YAKALAMAK

Bodrum’un sabah kokusu doluyordu odama, sonra, Ege’nin yumuşacık rengi, dokunuşu. “Ne yaptın sen?” diye sayıkladım oturduğum yerde, “Ne yaptın sen Ege?”

GÖRKEMLİ BUZ YOLU GEZİSİ

Zamanda yolculuk yapabileceğiniz en keyifli rotalardan biri Kanada Rocky Dağları'na giden yol üzerinde, Jasper ve Banff ulusal parklarını birbirine bağlayan "The Icefields Parkway" güzergahı.

AMAZON'DA BİR HAFTA

Yıllardır hayalini kurduğumuz 'Amazon Ormanları'nda bir serüven yaşayabilmek için sonunda yağmur ormanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapan Brezilya'ya gidebildik.

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

İSTİKAMET BREZİLYA!

Birazdan paylaşacağım önlemler size paranoya gibi gelebilir, fakat yolculuk öncesi bize tembih edilenleri aşağıda okuyunca pek de haksız olmadığımızı göreceksiniz..

GÜNEŞ, OKYANUS, ROM VE ESMER TENLİ KÜBA NOTLARIM

Küba Karayiplerin en büyük adası ve nüfusu 11.7 milyon. Başkent Havana`nın nüfusu ise 3 milyon ve Latin Amerika ülkeleri arasında en yüksek okur-yazarlık seviyesine sahip.

BEN GELDİĞİM ZAMAN

Şu anda gerçekten de İstanbul’da sevimsiz bir havaalanı koltuğunda oturuyor, ihtimal yan koltukta kitabını okuyan kadını seyredip gelecek üzerine bir şeyler düşünüyorsun.

BİR DOĞA HARİKASI: MAUI

Eğer Hawaii'ye gitmeyi planlıyorsanız, bunu bir kaç günlük bir California gezisi ile birleştirebilirsiniz. Böylece hem yolculuğunuz daha az yorucu olur, hem de tek seferde iki geziyi birlikte aradan çıkarabilirsiniz.

KATPATUKA, KAPADOKYA, KHEPAT-UKH

Üç şeritli Kayseri-Avanos otobanının kırsal manzarası eşliğinde 90 dakikalık dinlendirici rotayı takip edip nihayetinde Kızılırmak Nehri'nin iki kıyısına kurulmuş tarihi kent Avanos`a vardık.

NARA'NIN GEYİKLERİ VE OTURAN BUDA

Japonya Nara'da tıpkı bir şarap tadım turu yapar gibi sake tadım turu yapabilirsiniz. Sake Nara'nın başkent olduğu süreçte ortaya çıkmış pirinç, su ve koji adı verilen bir tür mantardan yapılan alkollü bir içecek.

HAYAT NE TUHAF, UZAKLAR FİLAN

Olmadık bir yerde, olmadık bir anda karşıma çıkan bir paragrafın cazibesine kapılınca Nişanyan'la tanışıverdim bu yaz. Sıcak Bodrum günlerinin bir kısmında arkadaşlık ediyor bana şu an hapiste olan bu bilge adam.

FOÇA'DA BIRAKTIM RUHUMU

Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular - Heredot. Foça için söylenmiş bu sözler. Benimse çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı.

SVALBARD: KUZEY KUTBU'NA BEŞ KALA

Kuzey ne demek? En fazla ne kadar kuzeye gidebilir insan? Peki en fazla ne kadar kuzeyde sürekli yaşayabilir? Peki ne sebeple?

BULALIM O TRENİ, THEO !

Önümde kıpırtısız yatan su aralanıyor. Angelopoulos üzerindeki damlaları elleriyle silkeleyerek ve hafif yalpalayarak denizden çıkıyor. Yanıma geliyor, “Bonjour Özgün!” diyor

KUZEY PASİFİK'İN ASYALI KENTİ: VANCOUVER - 1

Dünyanın en yaşanılası şehirleri listesinde her yıl ilk beşte, Viyana, Zürih ve Melbourne ile yer alan Vancouver, aynı gün içinde kayak, snowboard ve sörf yapabileceğiniz bir şehir.

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ

Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı.

PRAG - HAVANA: CHE GUEVARA'NIN GÜNLÜĞÜ

Mösyö D. ile iki ay öncesinden hayal ettiğimiz gibi sözümüze sadık kalıp 1 Mayıs coşkusunu yerinde yaşamak için kolları sıvadık. Montreal`de Nisan sonunda hava 11 santigrat dereceydi.

DÜŞLERİMDEKİ KAFEYİ NEREDE BULDUM?

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız.

UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN ADASI

Bozcaada, kendine özgü mimarisi ve doğasıyla çok renkli bir yaşam alanı. Kışın çok sakin, sadece yazın hareketli ve bereketli…

PUSLU KULELER KENTİ

Prag'a yolum tekrar düşer mi bilmem. Düşerse mutlu olurum ama. Hele de duvardaki tablodan fırlamış gibi duran soğuk, karlı ve puslu bir kış günü düşerse... Ne güzel olur!

BARBADOS SOKAKLARI

Hemen plaja indik, bu manzara insanı deli eder. Ağacın gölgesine uzandık ve sanki mavinin tüm tonları denizden göğe kadar karşımızda. Kum yumuşak, deniz ılık, dalgalar narince sallıyor bizi.

KAR ÜLKESİNİN BAŞKENTİ: OTTAWA

Ottawa'nın en sevdiğimiz özelliklerinden biri ise doğa ile iç içe olması. Şehir merkezinde bir sürü park yer alıyor. Oldukça sulak; içinden nehirler, kanallar geçiyor ve bir çok göl ve gölete sahip.

NAZIM, PRAG, HAVANA

Prag, her daim sokaklarında kaybolunası şehir. Diğer adları ile "Masal Şehri", "Avrupa'nın Kalbi", "Altın Şehir", "Şehirlerin Anası".

GEÇMİŞE YOLCULUK: ZEYTİN KOKULU KAZ DAĞLARI

Bir Richard Bach kitabındayım sanki. Pervanesi her an duracakmış gibi homurdanarak çalışan biplanımla California çayırlarının üzerinden uçacağım.

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum.

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN

Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.

16 Aralık 2014 Salı

KATPATUKA, KAPADOKYA, KHEPAT-UKH

Yaz tatilimizin iki gününü Kapadokya'ya ayırabildik. Erken saatlerde İstanbul Sabiha Gökçen'den, Avanos`a 65 kilometre uzaklıktaki Kayseri Erkilet Havaalanı'na ucuzundan bir uçakla geçtik.

Sabah sabah Kayseri'de ne yesek diye konuşurken, araba kiraladığımız şirket yetkilisinin "Abi, bu sıcakta pastırma, sucuk yerseniz kokarsınız, siz iyisi mi Erciyes`i uzaktan izleyerek Avanos`a geçin" tavsiyesine uyarak yola koyulduk.

Erciyes - S.Gun 2014

21 Kasım 2014 Cuma

NARA'NIN GEYİKLERİ VE OTURAN BUDA

Hayatımızın yaklaşık iki yılı iş nedeniyle California'da geçti; işten arta kalan zamanlarda okyanus şeridinin ve sıcak havanın tadına varmaya çalıştık lakin soğuk ve karanlık okyanus suyu, deniz sporları için pek de ideal bir ortam sunmadı. 3-5 milimetre kalınlığındaki "full body - wet suite" giymeden suyun içinde on dakikadan fazla durmak neredeyse imkansız. Bu soğuk suyun bir sörfçü için tek artısı belki de köpek balıklarının ilgisini çekmemesidir.

Malibu - California  S.Gun 2010

18 Eylül 2014 Perşembe

MONTREAL VE CAFE REPLIKA

"Düşünceler dile getirildiğinde mutlaka anlamından birşeyler kaybeder"

 Virgina Woolf

Sanırım Ottawa'nın en güzel özelliklerinden biri de Montreal'e iki yüz kilometre mesafede bulunması. Çünkü Ottawa her ne kadar milyondan az nüfusuna sükunet ve doğa güzelliklerini bolca sunsa da Montreal'in sanat, eğlence ve yeme-içme alanlarında sunduğu zenginliğe ne yazık ki erişemez.

Dört buçuk milyon nüfuslu Montreal Kanada'nın ikinci büyük şehri. Saint Denis'i, Rachel'i, Mont-Royal'i, Saint Catherine'i bir ucundan ötekine yayan katetmeniz gerekir ki onca gizli, saklı kafe, bar ve restoranı keşfedebilin. Café Replika da bu gizli güzelliklerden bir tanesi.

Replika - S.Gun 2014

7 Eylül 2014 Pazar

HAYAT NE TUHAF, UZAKLAR FALAN


“Çok bilen çok yalınır” / Sevan Nişanyan

Ama ne kıştı! Rüzgar etkisiyle hissedilen sıcaklık -40 santigrat dereceye kadar düştü. Yıllardır dünyanın bu yöresini ev bellemiş pek çokları dahi şaştı bu duruma. Bu şehrin Güney Kutbu'ndan ve hatta Mars yüzeyinden daha soğuk olduğu esprileri yapıldı, gazetelere manşet oldu. Hoş, dostlar arasında geçirilen en soğuk günler bile, bir zaman sonra geriye dönüp bakıldığında sıcacık anılar olarak belirebiliyor insan belleğinde. 

- Her yıl, yaz gelince böyle cıvıl cıvıl oluyor dört bir taraf. Sonra koca yazı devirince, yeniden kışa girerken derin bir umutsuzluk kaplamıyor mu insanın içini? Hani, sanki Turgut Uyar Ottawa kışını düşünerek yazmış dizelerini: “Eylül toparlandı gitti işte / Ekim falan da gider bu gidişle”. 

- Öyle olmuyor. Kış biter bitmez siliyoruz hafızalarımızdan her şeyi. Sanki ağaçlar hep yeşilmiş, şu dereler hiç donmazmış, hep böyle usul usul akarmış sular gibi geliyor insana. Unutuyoruz soğuğu, fırtınayı. Sonra kış vakti geldiğinde, ömründe karı ilk kez gören bir çocuğun şaşkınlığı ve sevinci içinde oluyoruz yeniden. Yeniden keşfediyoruz mevsimin güzelliklerini. 

"Ottawa'nın kızılderili sıcağı"

29 Ağustos 2014 Cuma

FOÇA'DA BIRAKTIM RUHUMU

Onlar kentlerini, 
bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü 
ve en güzel iklimde kurdular.

Heredot


Foça için söylenmiş bu sözler. Truva Savaşını yazmak için Anadolu’ya geldiğinde Foça'ya hayran kalan Heredot'un anlattıklarindan çok daha fazlasıdır Foça. Kalbinizin ve ruhunuzun Ege'de kalmasının yegane sebebi oluveriyor bu şirin kasaba. 

Benim için ise; İzmir'e olan aşkımın başlangıç noktası, çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı.

Micro Talasa - S.Gun 2014

28 Ağustos 2014 Perşembe

SVALBARD: KUZEY KUTBU'NA BEŞ KALA


Kuzey ne demek? En fazla ne kadar kuzeye gidebilir insan? Peki en fazla ne kadar kuzeyde sürekli yaşayabilir? Peki ne sebeple?

Dünyanın en kuzeyinde, üzerinde insan yerleşimi olan son ada Svalbard. 2500 insan ve 3500 kutup ayısı tarafından paylaşılan, ıssızlığın somut-coğrafi karşılığı. Zannımca dünyanın en güzel ülkesi olan Norveç'e ait. Ama öyle bir duruşu var ki hiç bir aidiyeti üzerinde taşımıyor. Belki biraz kutup ayılarına ve foklara meyilli. Ama asla insana değil.

14 Ağustos 2014 Perşembe

KANADA EMLAK PİYASASI ANALİZİ

Kanada`ya ayak basan bir çok insan "ulan şu nehrin yanına bir kulübe yapsam, kışın pencereden kar tanelerini, yazın papatyalarıma konan böcekleri izlesem, kışın geyik çevirsem yazın bahçeme ektiğim patlıcan ve domateslerle yaşayıp gitsem" hayalini şöyle bir aklından geçirir. Sonrasında bu düşünceler "kaça patlar ki bu iş" diye uzar gider. İşte bu yazı yaşamak Kanada`nın neresinde kaça patlar sorusunu istatistiksel olarak ele alıyor. 

Ottawa-Perth, Highway 7 üzerinde tarla ve gökkuşağı - S.Gun 2014

5 Ağustos 2014 Salı

JAPON BALIKÇISI VE HIROSHIMA'NIN 68. YILDÖNÜMÜ

Japonya gezi yazısını henüz bitirememiş olsam da günün anlam ve önemini anlatan bu yazıyı siteye eklemeye karar verdim.

Biz bu ilk Japonya gezimizde Hiroshima ve Nagasaki'yi göremedik, lakin Tokyo, Osaka, Nara, ve Kyoto'da tanışıp görüştüğümüz arakadaşlara Hiroshima'yı sorunca gözlerinin dolmasından halen süregelen psikolojik etkilerini net bir şekilde kavradık.

Japonya - S.Gun 2009

17 Temmuz 2014 Perşembe

BULALIM O TRENİ, THEO!


Bodrum’da denize karşı oturuyorum bir akşamüzeri. Hayır, akşamüzeri değil bu, başka bir sözcük bulmalı. Woody Allen’ın; “love” sözünün kapsamından tatmin olmayan karakterine yeni sözcükler icat ettirmesi, “I lurve you, I loave you, I luff you” dedirmesi gibi.* Güneşin ufuk çizgisinin ardına gömülmeden önce denizi ve gökyüzünü boyadığı bu acayip rengi anlatan şiirler bulmalı. İnsanın yüzünü anason kokusuyla, karşı adalardan sırtlandığı buzuki sesleriyle yalayan rüzgarı tarif edecek filmler, şarkılar keşfetmeli. Şiirler yazmalı, şarkılar yapmalı, filmler çekmeli. 

8 Temmuz 2014 Salı

İZMİR'DEN GEÇTİ YOLUM


Unutulmuş yaz günlerinde, üstelik güneş tüm yakıcılığıyla tepemizdeyken gizli saklı buluştuğumuz kafeler hangi sokakta? Dalgalarında kaybolduğumuz, kırmızı rengine çocuk hayallerimizi sürdüğümüz deniz hangisi? Büyük parklarında, rengarenk küçük parklarında seni gördüğüm İzmir karşımdaki şehir mi?

4 Mayıs 2014 Pazar

OTTAWA'DA DEVRİM ŞARKILARI


1 Mayıs 2014, Perşembe. Saat akşam 6 suları. Dışarıda hafif hafif çiseleyen yağmura ve beni yatıp uyumaya zorlayan yorgunluğa rağmen çıkıyorum sokağa. Daha erken çıkmalıydım. Geç kalacağım.

2 Mayıs 2014 Cuma

VANCOUVER GİT BAŞIMDAN BEN SANA GÖRE DEĞİLİM

Vancouver gezisinde kenara not aldığım bilgiler boşa gitsin istemedim ve ham bilgi olarak ekledim. Detaylı deneyimlerimizi aktardığımıVancouver yazı dizisine ise bu linkten ulaşabilirsiniz. Belki de Vancouver tam size göre bir şehirdir.

Vancouver git başımdan ben sana göre değilim. 
Ümitsizliğimi olsun anlasana 
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

19 Nisan 2014 Cumartesi

KUZEY PASİFİK'İN DOĞA HARİKASI: VANCOUVER - 2

Ne yorulduk arkadaş.

Dün gece burlesque show dediler, o bar, bu bar dediler, sabahımız şaştı. Halbuki erkenden kalkıp arabayı hazırlayıp Whistler'a yola çıkacaktık. N'oldu ?

Tabi ki sabah Whistler yolculuğuna hazırlanmamız, kiraladığımız minibüse kayak malzemelerini ve 4 kişilik eşyayı doldurmamız tahminimizden daha uzun zaman aldı.


KUZEY PASİFİK'İN ASYALI KENTİ: VANCOUVER - 1


3600 kiometrelik yol boyunca sert kış geçiren dört eyaletin, Ontario, Manitoba, Saskatchewan ve Alberta'nın karla kaplı toprakları üzerinden geçtik; penceremizden bakıp aşağıdaki bembeyaz yerküreyi izledik. British Columbia eyaletinin en işlek ve Kanada`nın en ılıman iklimli şehri Vancouver'a iniyoruz. Kardan eser yok.

18 Mart 2014 Salı

HAYAT FALAN OLUYOR


Sekiz sene önce yaşanmış bir zaman dilimine, unutulmuş bir hatıraya gittim bugün. Nereden geldi aklıma, nereden esti hiç bilmiyorum… Birkaç dakika kadar kaldım, döndüm. Anlatayım size de, aşağı yukarı şöyle bir zaman, şöyle bir yerdi gittiğim…

Kanada’daki okulumu bitirmiş, İstanbul’a dönmüşüm. İş arıyorum. Kararlıyım, medya sektöründe iş bulmak, kendime orada bir gelecek kurmak istiyorum. Amacım büyük bir televizyon kanalında çalışmak, ortaya çıkan işlerin bir ucundan tutup onları daha güzel hale getirmek. Ha bir de ekran bantlarında o de’leri da’ları bitişik yazanların; ana haber bültenlerinde haberin altına film müzikleri döşeyenlerin; reklama girince yayının sesini körükleyenlerin kimler olduğunu, neden böyle şeyler yaptıklarını öğrenmek istiyorum. Sırf merak değil, biraz idealistlik de var elbette, “Yapmayın böyle şeyler” derim, onlar da yapmazlar bir daha sanıyorum. Bu büyük amacıma ulaşmak için tek tek televizyon kanallarının binalarına gidiyor, danışmada oturan güvenlik görevlilerine özenle hazırladığım, önceden zarfa yerleştirdiğim özgeçmişimi ve örnek video çalışmalarımı içeren diski veriyorum. Medya sektöründe çalışan, yardım isteyebileceğim bir tanıdığım yok. Kimseden bana yol göstermesini rica edecek durumda değilim. O yüzden şimdilik, konuyla ucundan kıyısından ilgili olduğunu düşündüğüm her pozisyona başvuruyor, bir süre için kıyısında oynamak zorunda kalsam da, eninde sonunda açılacağım okyanusu düşünüp heyecanlanıyorum.

İsmini anımsamadığım bir fuar organizasyon şirketine bir başvuru yapıyorum. Çok az para, yol ücreti ve ssk primi karşılığında, hazırladıkları sektör dergileri için editörlük, muhabirlik, çevirmenlik, stajyerlik, fotoğrafçılık, web tasarımcılığı, web programcılığı, internet sitesi güncelleyiciliği, grafikerlik, görsel tasarımcılık, çaycılık, video kurguculuğu, kameramanlık türünden işlerin topunu birden yaptıracakları bir kurban arıyorlar. Eh, doğru yerde doğru zamanda olmak bu olsa gerek; hemen telefonum çalıyor, görüşmeye çağrılıyorum. Giyinip kuşanıyorum, varıyorum Karaköy’e.

Köhne bir apartmanın üçüncü veya dördüncü katı. Merdivenler rutubet kokuyor. Karanlık. Asansör ya yok, ya da binilmeyecek denli güvensiz görünüyor, anımsamıyorum. Basamakları tırmanırken “Neyse yahu bozma moralini” diyorum kendime. Kapı kapalı. Zile basıyorum. Oldum olası sevmem böyle iş yerlerini. Zile basarak, kapıyı tıklatarak iş yerine mi girilir? Karşıdan “Kimooğ” demeseler bari. Ne yanıt vereceğim?

Derme çatma bir apartman dairesi. Ofise dönüştürülmüş. Uyduruk birkaç masa yerleştirilmiş sağa sola. Yeterince ışık almayan, tozlu ve kasvetli bir ortam. Burada uzun süre kalmak istediğimden emin değilim. “Aman sen de! Zoru gördün mü hemen kaç!” diye azarlıyorum kendimi. Ekmeğin aslanın ağzında olduğunu ve onu oradan çekip alacağımı düşünüyor, yeniden hırsla doluyorum.

Kapıyı açan kız, “Canım sen bir saniye bekle, bilmem ne hanıma haber vereyim hemen” diyor. İçimden “tamam canım benim, olur bir tanem” desem de; dışımdan saygılı bir şekilde başımı sallamakla yetiniyor, ilgiyle kendisini izliyorum. Dünyanın en mühim işini yaparcasına, büyük bir ciddiyetle arkasını dönüyor, ayakkabılarının topuklarını 100 yıllık apartman dairesinin beton tabanına vura vura içeri gidiyor. Birkaç dakika sonra geri geldiğinde bilmem ne hanımın beni odasında beklediğini müjdeliyor, “Canım gel, buyur burdan geç” diyerek yolu gösteriyor.

Bilmem ne hanım, önce bana işten söz ediyor. Diyor ki “Bağdat’a falan gidilmesi gerekli arada sırada”. Böylece yukarıdaki iş tanımına ‘ortadoğu ülkelerinde seyyahlık’ başlığı da ekleniyor. Kendimi kandırmaya çalışıyorum. “Eğlenceli ulan aslında, Bağdat’a, Kahire’ye bir daha ne zaman gideceksin!?” diyorum. Bir kez daha anlıyorum ki, bir yalanı inandırıcı biçimde söylemeyi gerçekten beceremiyorum.

Sonra hanımefendi bana İngilizce’nin hem iş için hem de şirketlerinin prestiji açısından ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Elbette, biliyorum. Önemli tabi. “Ben de zaten okulumu Kanada’da okuduğum için, o konuda rahat olabilirsiniz” gibi bir şeyler söylüyorum. Bana diyor ki, “O zaman görüşmemize İngilizce olarak devam edelim, şu İngilizceni bir duyayım bakayım”.

Buraya kadar ağzını kapatıp bağırmasını iyi kötü engellediğim, her yandan sarkan olmamışlık durumu bu noktada artık hepten çığlık atmaya, yerde sürünmeye başlıyor; ‘haydi teyzeyle İngilizce konuş yavrum’ sendromu yıllar sonra beni yine buluyor. “Güzel ablacığım, özgeçmişim ortada, kalktım geldim, beni görüyorsun. Sana durumu anlatıyorum ya zaten” demek istiyorum. Elbette, öyle demiyorum.

Karşımda koltuğuna iyice kurulduktan sonra gözlerimin ta içine bakarak soruyor Kraliçe Elizabeth:

- Can you tell me… hmmm… why you like job.. this job.. why?

Acaba bir yerlerde gizli bir kamera olabilir mi? Beni test etmek isteyen bu kadıncağızın İngilizcesi gerçekten yani… Hay allah, neyse. Yanıt vermeden önce, bir ışık çakımı süresince geçmişe ışınlanıyor; askerlik günlerime, yurt dışından geldiğimi öğrenince koluma yapışıp “Bana İngilizce öğretcen aslanım” diyen başçavuşun zamanına gidiyorum. Ne diyeydim, komutanımdı, emrederdi. Öyle demiştim ben de zaten, “emredersin komutanım!” demiştim. Yüzüme bakmış, bakmış, sonra gözlerine en zeki, en kurt, en külyutmaz bakışını yerleştirip “Ama önce seni bir test edicem. Hele bana adımı sor bakayım” buyurmuştu. Adını sorduğum zaman yüzünü buruşturmuş, “hasssiktir la ordan, öyle değil amuağoym o” diye mırıldanmış, seviyemi yetersiz bularak bana özgürlüğümü bağışlamıştı. Şimdi başçavuşu ve çağrıştırdığı ‘sevimli’ yeşil anıları elimin tersiyle bir kenara itiyor ve yeniden karşımda oturan kraliçeye yoğunlaşıyorum.

- Bu işe neden başvurduğumu soruyorsunuz herhalde, diyorum İngilizce olarak.

- Yes.

Anlatıyorum bir şeyler. Söylediklerimi anlayıp anlamadığından emin olamıyorum. Zira gereğinden fazla başını sallıyor, olur olmadık yerde beni onayladığını belirten hareketler yapıyor.

- Ok, why are you… aaaa… good? Why we select you. I mean. Ha?

Şöyle iyiyim böyle iyiyim diyorum. Bulunmaz hint kumaşıyım. O sormaya çalışıyor, ben ne dediğini anlayabilirsem yanıt veriyorum. Bir müddet böyle devam ediyor bu.

Sonra birden duruyorum. Kendime iyiden iyiye yabancılaşmakta olduğumu fark ediyorum. Yani, pencereden süzülen nemli Karaköy havasının hükmettiği bu köhne apartman dairesinde, sonsuz ve yersiz bir özgüvenle sarmalanmış bu kadına kendimi beğendirmeye çalışmak; dahası, bunu kadının anlamadığı bir dilde yapmak zorunda kalmak oldukça rahatsız ediyor beni. Çıkıyorum kendi içimden, gidip tavandaki lambanın oraya kuruluyor, oradan bakmaya başlıyorum bize. Yüzüm kızarıyor. Bu gördüğüm ne saçma bir resim böyle. “Neyse, yeterli olmuştur herhalde artık, yaptığı küstahlığın da yanıtını almıştır” diye düşünerek, biraz da onu beni anlamıyor olma durumundan kurtarmak için, şöyle diyorum İngilizce olarak:

- Artık Türkçe’ye dönebilir miyiz? Yeterli olmuştur sanıyorum.

Bakışlarında şiddetli bir şey parlıyor. Sonra gözlerini gözlerime kilitleyip nefretle kısmaya başlıyor. Kısıyor, kısıyor. Kısılan gözlerinin önce burnuyla alnını, sonra tüm bedenini, ardından da içinde bulunduğumuz odayı ve nihayetinde bütün İstanbul’u, vapurları falan yani, yutabileceğini düşünüyorum. Karşımda gördüğüm ve altında yatık harflerle “Türk kadını – Muhatabını parçalamadan hemen önce” yazılı bu korkunç fotoğrafı inceliyorum. “Eyvah!” diyorum kendi kendime, “Eyvah! Ne yaptın oğlum sen?”. Sandalyemin kollarını daha bir sıkı tutuyorum.

- Neden?, diye soruyor sertçe.

- Neden.. Yani eğer İngilizce konuşabildiğime ikna olduysanız, görüşmenin geri kalanını Türkçe yapmak daha iyi olur diye düşünmüştüm.

- Neden?, diye soruyor yine, bir öncekiyle tam olarak aynı tonda.

- Şu yüzden, diyorum. Türkçe ikimizin de ana dili, daha sağlıklı iletişim kurabiliriz Türkçe konuşursak.

- Zorlandın yani İngilizce konuşurken?

- Öhöm… Hmm… (Ne??)

- Biraz sıkıntı var tabi İngilizcende, evet. Pek anlayamadın benim söylediklerimi. Gerçi konuşmanda da epey sorunlar var da.

- Yok, yanlışınız var. Anladım neden anlamayayım.

- Yok yok bırak şimdi, anlamadığın çok belliydi.

İnsan acayipliğin bu dozuyla karşılaşınca gerçekten aptala dönüyor, ne halt edeceğini bilemiyor. Beyninde bir şeyler takla atıyor, kısa devreler yaşanıyor. Sandalyenin kollarını tutmayı bırakıyorum. Gerek yok çünkü artık. Bundan böyle ellerimi savunma yapmak için değil, dövüşmek için kullanacağım.

“Ben bu kadını kendi silahıyla vurmalıyım” diye düşünüyor, daha önce ağız dalaşı yapmış olduğum kimi kadınlardan öğrendiğim o belli belirsiz, çirkin ve yakıcı gülümsemeyi ağzıma yerleştiriyorum:

- Haklısınız ne dediğinizi anlamadım. Çünkü ne yalan söyleyeyim, oldukça kötü bir aksanınız var.

- A aa aaaa, ay ay üstüme iyilik sağlık, şuna da bakın. Haha, ukalalık yapmana gerek yok canım. İngilizcesi bozuk olan sensin. Bilmediğimi mi sanıyorsun? Kanadalıların İngilizcesi ile ne kadar dalga geçer Amerikalılar.

‘Amerikalılar’ derken sanki ‘bizim Uzunköprülüler’, ‘bizim Savaştepeliler’ dermiş gibi oluşu keyfimi hepten yerine getiriyor.

- Yalnız o sözünü ettiğiniz Fransızca olmasın? Kafanız karışmış sizin.

- Bak bak baaaak, Kanadalıların ne dedikleri hiç anlaşılmaz canım, biz de biliyoruz bir şeyler herhalde. O kadar filme konu oldu, film de mi izlemiyorsun sen hiç?

- …

Büyük bir ciddiyetle geldiğim iş görüşmesi alabildiğine saçma bir hal alıyor. Odaya yayılan bir anlık sessizlikten faydalanıp fırlıyorum ayağa. Vurucu atışı onun yapmasına izin vermeden ben yapıyorum:

- Ben gideyim, başvurumu da geri alıyorum şu halde. Sizinle pek anlaşamayacağız gibi görünüyor.

Kapıdan çıkarken arkamdan bağırıyor Elizabeth:

- İyi olur canım! Ben de zaten aynı şeyi söyleyecektim!

Geldiğimde bana yolu gösteren, kapının hemen karşısındaki masasında oturmakta olan kıza bakıyorum önünden geçerken. Yüzündeki ifadeye bakılırsa, dünyanın en önemli işini yapmaya devam ediyor. “Çok öptüm canıım” demek istiyorum ona. Böyle bir şey yapmıyor, usulca kapıyı çekip çıkıyorum.

Sonra deniz, martılar, yosun kokusu gibi şeyler oluyor, Karaköy’de. Ben, sekiz sene sonra bugünü anımsayacağımdan habersiz, Galata Köprüsü’ne çıkıyorum Sirkeci’ye geçmek için. Boğazıma sarılmak üzere olan o hüzünlü yalnızlık duygusunu kuyruğundan tuttuğum gibi fırlatıyorum Haliç’e. Balıkçılardan biri hemen davranıp yakalıyor eksik olmasın. Sarıyor da sarıyor makarayı, sırıtarak yukarı çekiyor yalnızlığımı.

Sonra ne mi oluyor?

Sonra işte böyle birikiyor, birikiyor. Siyahın içinde kaldı yok oldu sanıyoruz, siyahın içinde kalmıyor, yok olmuyor. Sonra işte hep aklımıza geliyor. Aklımıza hep bir şeyler geliyor. Aklımıza başka şeyler de geliyor.

Yani, galiba, biraz…

Hayat falan oluyor.

Özgün Ulusoy,
Mart 2014

20 Şubat 2014 Perşembe

KENYA: BAKİR KITANIN GİZEMLİ TOPRAKLARI


Afrika.. Uçsuz bucaksız bir kara parçası.. Hem yakın, hem uzak.. 

Bilinmezlerle dolu bu koca dünya hakkında pek çoğumuzun aklında beliren  tek şey vahşi hayata dair bozkırlı ve sarı fotoğraflar.. Ama orada bundan çok daha fazlası var!

Dünyanın Bütün Sokakları, Afrika'ya ilk adımını geçtiğimiz yaz aylarında attı. Yazarımız Zeynep Varlı'nın hazırlamakta olduğu Afrika yazısını merakla bekliyoruz.

Çok yakında. Burada!


23 Ocak 2014 Perşembe

GİTMEK - KALMAK


Bazen gitmek gerekir. İnsan ancak öyle büyür çünkü. Uzaklarda kendisini, olmak istediği kişiyi ararken yenilenir, değişir. O kişiye ne kadar yaklaştığını, yolun kaçıncı kilometresinde olduğunu, geride kaç viraj, kaç yokuş, kaç trafik polisi bıraktığını sorguladıkça içinde bulunduğu anın farkına varır, kendini tanır. Uçağa binerken yüklendiği bir bavul veya bir sırt çantası değil, kefelerine ceplerinden çıkanları, çıkamayanları, çıkmamak için inat edenleri doldurduğu bir terazidir; yolculuk bir tartma eylemidir. Kişi evinin rahatını bırakıp gittiği yerlerde, tıpkı koca dünyayı uzayda asılı tutan minik sardunya fidesi gibi, önce sihirli masallar yaratır kendine, sonra da gider içine girer o masalların.

Bazen durmak gerekir. İnsan en çok evinde yaşar kendisini, en çok evinde yaşar gerçek huzuru. Koca bir fincan kahvenin tadına bakar gibi; hayatı, geçmişi ve geleceği olduğu gibi kavrayıp kucaklar, kabullenir sakince. Terazi de masal da yoktur evde. Evde denge vardır.

Ve bazen, yeni bir ev yaratmak gerekir. Uzakları ev yapar insan kendine. Başka dillerde yağan karın beyazında, başka seslerin, başka görüntülerin içinde romantik kayboluşlar yoktur, masallar yoktur bu öykülerde. Ne de olsa yola çıkıldığında geride bırakılan; gerçek mekanlarla ismi cismi belirli insanlar kadar belirsizliğin de bizzat kendisidir aynı zamanda. Yaşamadan terk etmeyi seçtiği bir hayat vardır yolcunun; kendisiyle aynı dili konuşup aynı şakalara gülen, aynı şarkıları söyleyip aynı sloganları atan kalabalığın içinden sıyrıldığı, başka dillerde konuşan başka kalabalıkların yanına gittiği, gitmeyi seçtiği bir an vardır geçmişinde. O belirsiz geçmiş, daha doğrusu gelecek, yani o belirsiz “geçmiş” gelecek yakasını bırakmayacaktır artık. Yapılacak olan, yan yana yürünecek, içlerinde yapayalnız kalınacak yeni kalabalıklar bulmak, yeni kalabalıklar sevmektir. Çiviyi, olsa olsa, çivi sökecektir.

Özgün,
Aralık 2013




Oruç Aruoba - "Benlik"

19 Ocak 2014 Pazar

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ


Minibüsler beni şehrin vahşi kalabalığından kurtarıp eve götürmek için sıraya girmiş bekliyorlardı. Hepsi de birbirinden çirkindi. Sıradan bir günde olsam gidip en öndekine biner, kapıya en yakın boş koltuğa oturur, cebimdeki bozuk paraları kurcalamaya başlardım. 

Öyle yapmadım. Bugün seninle buluşacaktık! Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı. Oyalanmazsam tam zamanında orada olacaktım.

İstiklal Caddesi’ne çıktığımda Taksim Meydanı’na bir an bile bakmadan, onu bir an bile aklımdan geçirmeden sağa döndüm. Araçların altından geçtiği, beton yığınına dönmüş bu meydanı sevmiyordum artık. Üstelik seni son kez burada görmüş; sana son kez burada sarılmış; sen elimden kayıp giderken ne halt edeceğimi bilemeden, son kez, işte tam burada susmuştum ben.

Caddede insanlar ne kadar da çoktu! Hepsi sanki bana bakıyor, gülümsüyorlardı. Ben de onlara gülümsedim. Ağaçlar yoktu cadde boyunca ve Çin’den alınmış ucuz beyaz ışıklar sarkıyordu gerilmiş tellerden. Yine de mutluydum.

Seni görecektim. Ellerini, gözlerini, saçını görecektim. Yüzünün geçen yıllar içinde ne kadar değişmiş olduğunu, dudaklarının nasıl da aynı kaldığını görecektim. Sesini duyacaktım yeniden. Hafızamın derinliklerinden, hangi cehenneme gömülüp gittilerse oradan çekip çıkaracaktım sana dair tüm ayrıntıları. Unuttuklarımı, unutmadıklarımı. İsterse yarın tüm dünya yıkılsın, her şey yok olsun, tuzla buz olsundu; biraz sonra, yıllardır içime atıp yok etmeye çalıştığım şey zincirlerini koparacaktı. Biraz sonra seni görecektim.

Bu gece burada olmasaydım; gitmiş olsaydım çoktan; ya da sen aramamış olsaydın hiç; ya da ikimiz de burada olsaydık da haberimiz olmasaydı birbirimizden; ya da birimize bir şey olmuş olsaydı geçen yıllar içinde; ya da koca bir sanrı olsaydı bu an; bir gün daha yaşayamazdım. Öyle bir şeydi işte. Sana geliyordum.

Bekar Sokak’ın köşesine vardığımda tanıdık sesler duydum. Birkaç kişi, sokağın baş kısmındaki bir meyhanenin önünde oturmuş içiyordu. Yaklaştım, beni görmeyecekleri bir yerde durdum, izledim. Hayatın bir durağındalardı belki, beyin oğlunda yalnızlardı, üç beş kişi.* Hep böyle mutluymuş gibi kalmalarını diliyordu masaki genç şairlerden biri. Özge’nin bu dileğini sarı sayfalı bir edebiyat dergisinin içine hapsolmuş zamana, kazıyarak yazışını izledim. Unutulmaz bir andı, bir kez daha yaşadım. Masada oturan kendime baktım. Zafer’e, Vedat’a, Ulaş’a ve Özge’ye baktım. Sana biraz sonra bunu mutlaka ama mutlaka anlatacaktım.

* Özge Dirik

Vedalaştıklarının farkında olmayan bu insanları masalarında bıraktım, yoluma devam ettim. Pek çok tanıdık yüz görüyordum caddede. Geçmişten bugüne uzanan, ömrüme değip geçmiş yüzlerdi bunlar. Durup konuşuyorduk kimiyle, nerelerdesin şimdi, diyorduk; hiç görüşemedik, diyorduk; mutlaka arayacağım, diyorduk. Biz aslında ne kadar da çoktuk!

Ağa Camisi’nin sokağına geldiğimde, eskiden seninle de gittiğimiz bir kafe olduğunu anımsadım bu sokağın içinde. İsmini düşündüm, bulamadım. Eskiden ne çok yer bilirdim buralarda. Şimdi Beyoğlu’ya her gelişimde başka bir şehre gelmiş gibi oluyorum. Başka insanların Beyoğlu’sunu adımlıyorum artık. Benimki eskide kaldı. Ama biliyorum ki, biliyorsun ki, vardı.

Çirkinlikten yıkılacak gibi duran kocaman alışveriş merkezinin yerinde ne vardı eskiden, diye bir kez daha düşündüm önünden geçerken. Seninle cadde üzerinde, bir vitrinin önünde oturup gelen geçeni seyrettiğimiz, bira içtiğimiz günler geldi aklıma; gelip bize bir avuç kabak çekirdeği veren yaşlı amca geldi. İşte böyle biri vardı dünyada, lamı cimi yoktu, görmüştük ikimiz de. Dünya ne kadar kötü bir yer olabilirdi ki?

Kısa bir süre durup alışveriş merkezine baktım. Bugün dört bir yana beyaz ışıklar saçan Demirören’in yeri miydi acaba bizim yerimiz? Öfkeyle doldu içim. Başımı sol yana çevirdim, yürümeye devam ettim.

Bir uçak hareket etti o sırada, Atatürk Havaalanı’nda. Pistin başında gerildi, gerildi; bir ok gibi saplandı kara gecenin içine. Toronto çok uzaktı ve üstelik en soğuk, en karanlık yerindeydi gökyüzünün. Geleceklerine sıkı sıkı sarılmıştı yolcular, geçmişleri yoktu çünkü. Daha evden çıkmadan, benzin döküp üzerine yakmışlardı dünü. İyi ki o uçakta değilim, diye düşündüm. İyi ki İstiklal Caddesi’nin bu kırık dökük taş döşemelerine basıyor ayaklarım. İyi ki şimdideyim, iyi ki buradayım. İstanbul’dayım, sana geliyorum.

Serkldoryan

Yerinde yeller esen, duvarları dururken içi boşaltılan, sineması kanatlanıp üst kata uçan Serkldoryan’ın önünden geçerken bunları düşünüyordum. Yanımdan geçen biri omzuma çarptı, canım yandı. Baktım, genç bir adam, zayıfça. Elinde kocaman bir şey taşıyor:

- Özür dilerim, biraz ağır elimdeki.

Dikkatlice baktım tuttuğu hantal, kabloları sarkmış antika dia makinasına. Öyle büyük bir heyecanla taşıyordu ki onu, kızamadım adama. Her kime aldıysa bu eski püskü hediyeyi, yıllar geçse bile onu atmasın, saklasın, kendini hatırlatan bir anı parçacığı olarak muhafaza etsin istiyordu, belli ki.

- Olsun, dedim.

Sürdürdüm yürümeyi. Gelip geçen günlerin soğuğunu bir çırpıda silip atabilecek, hiç içilmemiş bir fincan kahve vardı geçmişimde. Havadaki kahve kokusunu duydum, onu anımsadım. Başında kasketi, koltuğunun altında Kuzey Yıldızı dergisiyle yürüyen Attila İlhan’ı görmeseydim, daha uzun uzun o kayıp fincanı düşünecek, üzülecektim. Yanımdan geçerken göz kırptı İlhan:

- Şiirini okudum, dedi.

- Nasıl buldunuz?

- Berbat. Daha kırk fırın ekmek yemen lazım.

Heyecandan dilim damağım kurumuştu, bir çocuk gibi sevinçliydim. Ellerimi ceplerime soktum, olmadı, ellerimi ceplerimden çıkardım. Yine olmadı. Ben biraz sonra sana Attila İlhan’ı gördüğümü anlatacaktım!

Sonra dedemi gördüm. Arkadaşım, dostum, kardeşim olan dedemi. Bir elinde Cumhuriyet gazetesi vardı, Mephisto’nun önünde beni beklerken hem gazete okuyor hem de Brenna MacCrimmon’ı dinliyordu. Eliyle hafif tempo tutuyor, ne de güzel gülümsüyordu. Dünya böyle bir adamı yitirdi. Sen, böyle bir adamı yitirdin. Onu artık hiç tanıyamayacağını, onun seni hiçbir zaman bilemeyeceğini, seni ve beni karşısına oturtup “Anlatın bakalım kefereler” diyemeyeceğini düşündüm. Küçükken bana “Hiç Sait Faik okudun mu?” diye soruşunu anımsadım. Biraz önceki neşem uçtu, gözlerim yandı. “Sen içeride kitaplara bak Ali Dede” dedim, “Bak birazdan kimi getireceğim sana”. “Haydi oradan eşkıya” dedi, kayboldu gitti.

Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde çocuklar toplanmıştı. Festival gibi bir şey vardı, Derya Köroğlu’nun sesini duydum. Şimdi sırası değildi, durmadım. Hayatta kimseye anlatmadığım, anlatmak istemediğim, yıllardır biriktirdiğim o kadar çok şey vardı ki. Durup beni dinleyecektin. Gözlerin beni dinleyecekti. Ben, yalnızca seni duyacaktım. Derya Köroğlu da diğer herkes gibi pekala bekleyebilirdi, beklesindi. İnsanlara çarpa çarpa, geçmişi kıra döke koşuyordum.

Sözleştiğimiz gibi, Tünel Meydanı’na gelmek üzereydim. Elim ayağım tutmaz haldeydi. Mideme sancılar giriyordu. Şu köşeyi dönmeden ölmeyeyim, diyordum. Bir sokak çocuğu önümü kesti. Yanından geçecek oldum, “Amca!” dedi. Ne amcası ulan? Amca babandır!

- Amca dur gitme.

- Ne var len, neden?

- Bir gül alsana be amca!

Hay senin amcana. Cüzdanımda ne var ne yoksa önüne serdim. Gözleri ışıl ışıldı. Bir tane gül aldım. Daha önce sana hiç çiçek alıp almadığımı anımsayamadım. Köşeyi dönmek üzereydim artık. Üstümü başımı düzelttim, son zamanlarda saçım biraz seyrelmişti, bunu düşündüm.

Sonra yürüyen, uyuyan, gülen bütün insanlar; geceye yayılan bütün ışıklar, karanlığı yaran bütün uçaklar, bütün minibüsler, Kamil Koç’lar, seyyar satıcılar, beynimin kıvrımlarında dönüp duran bütün elektronlar durdu. Tramvay durdu. Otuz iki yaşım durdu. Sen durdun.

Geldim ben.

Yoktun.

Özgün, 
Kasım 2013



10 Ocak 2014 Cuma

DİSPANSERİN BAHÇESİNDEN IŞILTILI CADDELERE


Lise çağımdaydım. Evim Balıkesir’deydi. Ailem, arkadaşlarım, tüm yaşantım orada, o küçük ve sevimli şehrin içindeydi.

Sevimli olmasına sevimliydi ama, tüm diğer taşra kentleri gibi Balıkesir de insana dört duvar arasında kalmış hissi veren, sınırlı, kapalı bir yerdi. Sanki hayatın bir fragmanını yaşıyorduk orada, gerçeği kentin duvarlarının ötesinde; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’deydi. Gürül gürül akıyordu da hayat, biz orada öylece duruyor gibiydik, sanki.

Her ayın başında, Şan Sineması’nın hemen karşısındaki gazete bayisine büyük bir heyecan içinde koşmamız bu yüzdendi. Tüm dünya, geçmişin ve geleceğin toplamı hatta, sanki yoğunlaşıp tek bir kara deliğe çökmüş ve o da koca evrende gelip bu büfenin önündeki “Yaysat” sepetine düşmüştü. Sinema, Atlas ve Gezi dergilerinin yeni sayıları gelmişse onları hemen raftan kapar, eğip bükmeden, üzerlerindeki naylona dahi zarar vermeden çantalarımıza atar ve evlerimizin, Underground Cafe’nin, yahut bahçesinde saatlerce oturduğumuz hükümet konağının yolunu tutardık. Eğer çok sabırsızsak, bu kez sinema ve büfe ile aynı meydanda yer alan dispanserin bahçesine girer, bir tahtası eksik banka eğreti oturur, dergilerin kapaklarını ellerimiz titreyerek kaldırırdık. Bir ışık süzülürdü o zaman. Şehrin boyunu aşar; Havran’ı, Kepsut’u, Bandırma’yı aydınlatırdı. Dispanserin yamuk bahçesinde değil de, ışıl ışıl bir Champs Elysees kafesinde bulurduk kendimizi.

Okumaya, resimlere bakmaya kıyamadan, yavaş yavaş, sindire sindire gezerdik sayfaların arasında. Bazen ilk birkaç cümle okunur, devamı insanın içini acıtan bir yokluk hissiyle sonraya bırakılırdı: bir ay süresince hayallerimizi süsleyecek, dünyaya ve hayata dair merakımızı besleyecekti o sayfalar. Kimi okulda gizlice; kimi evde odalarımızda, renkli kalelerimizin içinde huzurla okunacaktı.

Bilirdik, merakımızı dindirmez, aksine azdırırdı okuduklarımız. Google her şeyi önümüze sermemişti henüz ve bizim büyük sorularımız vardı, el yordamıyla yanıt aradığımız. Balıkesir’den Paris’e günübirlik gidilebilir, sonra da evdekilere hiçbir şey fark ettirmeden akşam yemeğine yetişilebilir miydi örneğin? Bu iş bize kaça patlardı? Uçak biletlerini nereden alabilirdik? THY acentasına gidip sorsak, oradaki görevli bizi başından savmadan, sabırla yanıtlar mıydı sorularımızı? Pasaport almak kolay işti, onu düşünmeye gerek yoktu da, asıl sabah kaçta çıkılmalıydı yola? Önce otogara, oradan Bandırma’ya gidilecek, sonra da İstanbul’a geçilecekti. Zaten İstanbul demek havaalanı demek, havaalanı da Paris demekti. Yolu bir öğrendik mi, değmeyin keyfimize, artık bütün dünya bizimdi!

Bizi bu sonsuz düş denizine atanlar yalnızca dergiler değildi elbette. Filmler de en az onlar kadar suçluydu. Şehrin işleyen tek sineması tam merkezde, Milli Kuvvetler Caddesi’nin yanı başındaydı. Biz orada canlanıyor, perdeden yansıyan türlü renklerin içinde hayatın tadına bakıyor, çıkışta da çoğunlukla tek kelime bile etmeden, yürüyerek üstelik, evimizin yolunu tutuyorduk. İzlediğimiz filmler kafamızda oluşturduğumuz başıboş hayal dünyasını yontuyor, ona şekil verip yeniden bize sunuyordu. Gerçekliğin grisi de yoktu orada, uçsuz bucaksız hayallerin saçmalığı da. Tam dozundaydı her şey. Öyle bir tat kalıyordu ki ağzımızda, uzun süre geçmesin, sokaktaki herkes bunu görsün, anlasın istiyorduk. O yüzden gülümsüyorduk insanlara. Daha dik duruyor, yaşama daha sıkı tutunuyor, yanımızdan geçenlerin gözlerinin içine bakıyorduk. “Yaşıyoruz be” diyorduk, “aslında çok da güzel yaşıyoruz!”

Gerçekten de yaşıyorduk. Aşık oluyor, utanıyor, söyleyemiyorduk. Birbirimizle hiç sözleşmeden aynı yerlerde buluşuyor, sevimli kafelerden birinde saatlerce sohbet edip gülüyorduk. Kışları kömür kokusuna ve kirli bir sise bürünse de yürüyerek eve gidebildiğimiz güvenli, güzel bir şehrimiz; sıradan hayatlarımız vardı. Bal gibi ortadaydı, yaşıyorduk işte. Sinema bizi alıp taşra sıkıntısının çok uzağında bir yerlere taşıyor, içimizi umutla dolduruyordu.

Sonra zaman geçti. Zaman hiç durmadı. İnsanlar yer değiştirdiler; birbirlerinin hayatlarından çıkıp gittiler; yeni insanlar, yeni yaşamlar, yeni kentler, yeni kalabalıklar ve hatta yeni yalnızlıklar keşfettiler. Önce İstanbul’da, sonra dünyanın öbür ucundaki buzlu bir kentte buldum kendimi. Ama Şan Sineması’nda izlediğim her filmin ve kuşe kağıtlı dergilerde okuduğum her yazının ardından aklıma düşen sorular bugün hala asılı duruyorlar orada; hiç değişmediler, hiç büyümediler.

Balıkesir’in puslu bir gününde bir söz verilmişti. Biz hiç büyümeyecektik. Gidin bakın, hala bir sokak arasında, bir kaldırımda, bir bankın köşesinde bulursunuz onu. Sözümü tuttum, hiç büyümedim ben. İşte bu yüzden, bugün izlediğim her filmin ardından yüzümde kocaman bir gülümseme ile adımlıyorum kaldırımları. Balıkesir’de sinemadan çıktıktan sonra tren yolundan, fuar girişindeki uçak heykelinin önünden, stadın yanıbaşından geçerken nasılsam öyle yürüyorum yine, uzak şehirlerde. Öylesine mutlu oluyorum ki, -30 derecedeyim, üşümüyorum.

“Sinema Dergisi’nin yayın hayatına son verildi” diye bir haber okudum önce. Hemen sonra Şan Sineması’nın kapandığı haberini aldım. Çocukken sevdiğim kızın yüzü geldi aklıma, iyi bir insanın milyonlarca ışık yılı uzaktan bana bakan, bana gülümseyen gözlerini gördüm. Fiziksel olarak çoktan veda ettiğim ama hafızamın derinliklerinde saklamayı sürdürdüğüm pek çok şey bir anda karşıma çıktı bugün. Bir veda çırpınışıydı bu. Yok olmamak için somut nesnelere ihtiyaç duyan; belleğimin derinliklerinden ancak mekanlar, dergiler, kitaplar, parfüm kokuları ve şarkılar yardımıyla çıkabilen geçmişim bugün biraz daha sönükleşti.

İşte ben de oturdum, hatıralarımın musluğunu açtım. Üç beş cümle dökülsün kağıda, en azından orada somutlaşsınlar, orada kalsınlar istedim. Çocukluğumun, gençliğimin üzerine süpermarket yapmak istediler. Ne yapsaydım?

Özgün Ulusoy
Aralık 2013


Fotoğraf: Zümrüt Burul




PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More