StatCounter

AÇ KAPIYI MELEK, BEN GELDİM

Mart ayında bir gün, bir Cuma günü. Saat öğleden sonra 4:30. Sabah hava sıcaklığı eksi otuz santigrat derece idi, şimdi ısındı biraz, yalnızca eksi on. Ah Ottawa, söyle yetmedi mi artık bu kış?

ŞOK TEDAVİSİ OLARAK SEYAHAT

İşte hayat. İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!

YAKAMOZU YAKALAMAK

Bodrum’un sabah kokusu doluyordu odama, sonra, Ege’nin yumuşacık rengi, dokunuşu. “Ne yaptın sen?” diye sayıkladım oturduğum yerde, “Ne yaptın sen Ege?”

GÖRKEMLİ BUZ YOLU GEZİSİ

Zamanda yolculuk yapabileceğiniz en keyifli rotalardan biri Kanada Rocky Dağları'na giden yol üzerinde, Jasper ve Banff ulusal parklarını birbirine bağlayan "The Icefields Parkway" güzergahı.

AMAZON'DA BİR HAFTA

Yıllardır hayalini kurduğumuz 'Amazon Ormanları'nda bir serüven yaşayabilmek için sonunda yağmur ormanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapan Brezilya'ya gidebildik.

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

İSTİKAMET BREZİLYA!

Birazdan paylaşacağım önlemler size paranoya gibi gelebilir, fakat yolculuk öncesi bize tembih edilenleri aşağıda okuyunca pek de haksız olmadığımızı göreceksiniz..

GÜNEŞ, OKYANUS, ROM VE ESMER TENLİ KÜBA NOTLARIM

Küba Karayiplerin en büyük adası ve nüfusu 11.7 milyon. Başkent Havana`nın nüfusu ise 3 milyon ve Latin Amerika ülkeleri arasında en yüksek okur-yazarlık seviyesine sahip.

BEN GELDİĞİM ZAMAN

Şu anda gerçekten de İstanbul’da sevimsiz bir havaalanı koltuğunda oturuyor, ihtimal yan koltukta kitabını okuyan kadını seyredip gelecek üzerine bir şeyler düşünüyorsun.

BİR DOĞA HARİKASI: MAUI

Eğer Hawaii'ye gitmeyi planlıyorsanız, bunu bir kaç günlük bir California gezisi ile birleştirebilirsiniz. Böylece hem yolculuğunuz daha az yorucu olur, hem de tek seferde iki geziyi birlikte aradan çıkarabilirsiniz.

KATPATUKA, KAPADOKYA, KHEPAT-UKH

Üç şeritli Kayseri-Avanos otobanının kırsal manzarası eşliğinde 90 dakikalık dinlendirici rotayı takip edip nihayetinde Kızılırmak Nehri'nin iki kıyısına kurulmuş tarihi kent Avanos`a vardık.

NARA'NIN GEYİKLERİ VE OTURAN BUDA

Japonya Nara'da tıpkı bir şarap tadım turu yapar gibi sake tadım turu yapabilirsiniz. Sake Nara'nın başkent olduğu süreçte ortaya çıkmış pirinç, su ve koji adı verilen bir tür mantardan yapılan alkollü bir içecek.

HAYAT NE TUHAF, UZAKLAR FİLAN

Olmadık bir yerde, olmadık bir anda karşıma çıkan bir paragrafın cazibesine kapılınca Nişanyan'la tanışıverdim bu yaz. Sıcak Bodrum günlerinin bir kısmında arkadaşlık ediyor bana şu an hapiste olan bu bilge adam.

FOÇA'DA BIRAKTIM RUHUMU

Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular - Heredot. Foça için söylenmiş bu sözler. Benimse çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı.

SVALBARD: KUZEY KUTBU'NA BEŞ KALA

Kuzey ne demek? En fazla ne kadar kuzeye gidebilir insan? Peki en fazla ne kadar kuzeyde sürekli yaşayabilir? Peki ne sebeple?

BULALIM O TRENİ, THEO !

Önümde kıpırtısız yatan su aralanıyor. Angelopoulos üzerindeki damlaları elleriyle silkeleyerek ve hafif yalpalayarak denizden çıkıyor. Yanıma geliyor, “Bonjour Özgün!” diyor

KUZEY PASİFİK'İN ASYALI KENTİ: VANCOUVER - 1

Dünyanın en yaşanılası şehirleri listesinde her yıl ilk beşte, Viyana, Zürih ve Melbourne ile yer alan Vancouver, aynı gün içinde kayak, snowboard ve sörf yapabileceğiniz bir şehir.

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ

Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı.

PRAG - HAVANA: CHE GUEVARA'NIN GÜNLÜĞÜ

Mösyö D. ile iki ay öncesinden hayal ettiğimiz gibi sözümüze sadık kalıp 1 Mayıs coşkusunu yerinde yaşamak için kolları sıvadık. Montreal`de Nisan sonunda hava 11 santigrat dereceydi.

DÜŞLERİMDEKİ KAFEYİ NEREDE BULDUM?

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız.

UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN ADASI

Bozcaada, kendine özgü mimarisi ve doğasıyla çok renkli bir yaşam alanı. Kışın çok sakin, sadece yazın hareketli ve bereketli…

PUSLU KULELER KENTİ

Prag'a yolum tekrar düşer mi bilmem. Düşerse mutlu olurum ama. Hele de duvardaki tablodan fırlamış gibi duran soğuk, karlı ve puslu bir kış günü düşerse... Ne güzel olur!

BARBADOS SOKAKLARI

Hemen plaja indik, bu manzara insanı deli eder. Ağacın gölgesine uzandık ve sanki mavinin tüm tonları denizden göğe kadar karşımızda. Kum yumuşak, deniz ılık, dalgalar narince sallıyor bizi.

KAR ÜLKESİNİN BAŞKENTİ: OTTAWA

Ottawa'nın en sevdiğimiz özelliklerinden biri ise doğa ile iç içe olması. Şehir merkezinde bir sürü park yer alıyor. Oldukça sulak; içinden nehirler, kanallar geçiyor ve bir çok göl ve gölete sahip.

NAZIM, PRAG, HAVANA

Prag, her daim sokaklarında kaybolunası şehir. Diğer adları ile "Masal Şehri", "Avrupa'nın Kalbi", "Altın Şehir", "Şehirlerin Anası".

GEÇMİŞE YOLCULUK: ZEYTİN KOKULU KAZ DAĞLARI

Bir Richard Bach kitabındayım sanki. Pervanesi her an duracakmış gibi homurdanarak çalışan biplanımla California çayırlarının üzerinden uçacağım.

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum.

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN

Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.

23 Ocak 2014 Perşembe

GİTMEK - KALMAK


Bazen gitmek gerekir. İnsan ancak öyle büyür çünkü. Uzaklarda kendisini, olmak istediği kişiyi ararken yenilenir, değişir. O kişiye ne kadar yaklaştığını, yolun kaçıncı kilometresinde olduğunu, geride kaç viraj, kaç yokuş, kaç trafik polisi bıraktığını sorguladıkça içinde bulunduğu anın farkına varır, kendini tanır. Uçağa binerken yüklendiği bir bavul veya bir sırt çantası değil, kefelerine ceplerinden çıkanları, çıkamayanları, çıkmamak için inat edenleri doldurduğu bir terazidir; yolculuk bir tartma eylemidir. Kişi evinin rahatını bırakıp gittiği yerlerde, tıpkı koca dünyayı uzayda asılı tutan minik sardunya fidesi gibi, önce sihirli masallar yaratır kendine, sonra da gider içine girer o masalların.

Bazen durmak gerekir. İnsan en çok evinde yaşar kendisini, en çok evinde yaşar gerçek huzuru. Koca bir fincan kahvenin tadına bakar gibi; hayatı, geçmişi ve geleceği olduğu gibi kavrayıp kucaklar, kabullenir sakince. Terazi de masal da yoktur evde. Evde denge vardır.

Ve bazen, yeni bir ev yaratmak gerekir. Uzakları ev yapar insan kendine. Başka dillerde yağan karın beyazında, başka seslerin, başka görüntülerin içinde romantik kayboluşlar yoktur, masallar yoktur bu öykülerde. Ne de olsa yola çıkıldığında geride bırakılan; gerçek mekanlarla ismi cismi belirli insanlar kadar belirsizliğin de bizzat kendisidir aynı zamanda. Yaşamadan terk etmeyi seçtiği bir hayat vardır yolcunun; kendisiyle aynı dili konuşup aynı şakalara gülen, aynı şarkıları söyleyip aynı sloganları atan kalabalığın içinden sıyrıldığı, başka dillerde konuşan başka kalabalıkların yanına gittiği, gitmeyi seçtiği bir an vardır geçmişinde. O belirsiz geçmiş, daha doğrusu gelecek, yani o belirsiz “geçmiş” gelecek yakasını bırakmayacaktır artık. Yapılacak olan, yan yana yürünecek, içlerinde yapayalnız kalınacak yeni kalabalıklar bulmak, yeni kalabalıklar sevmektir. Çiviyi, olsa olsa, çivi sökecektir.

Özgün,
Aralık 2013




Oruç Aruoba - "Benlik"

19 Ocak 2014 Pazar

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ


Minibüsler beni şehrin vahşi kalabalığından kurtarıp eve götürmek için sıraya girmiş bekliyorlardı. Hepsi de birbirinden çirkindi. Sıradan bir günde olsam gidip en öndekine biner, kapıya en yakın boş koltuğa oturur, cebimdeki bozuk paraları kurcalamaya başlardım. 

Öyle yapmadım. Bugün seninle buluşacaktık! Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı. Oyalanmazsam tam zamanında orada olacaktım.

İstiklal Caddesi’ne çıktığımda Taksim Meydanı’na bir an bile bakmadan, onu bir an bile aklımdan geçirmeden sağa döndüm. Araçların altından geçtiği, beton yığınına dönmüş bu meydanı sevmiyordum artık. Üstelik seni son kez burada görmüş; sana son kez burada sarılmış; sen elimden kayıp giderken ne halt edeceğimi bilemeden, son kez, işte tam burada susmuştum ben.

Caddede insanlar ne kadar da çoktu! Hepsi sanki bana bakıyor, gülümsüyorlardı. Ben de onlara gülümsedim. Ağaçlar yoktu cadde boyunca ve Çin’den alınmış ucuz beyaz ışıklar sarkıyordu gerilmiş tellerden. Yine de mutluydum.

Seni görecektim. Ellerini, gözlerini, saçını görecektim. Yüzünün geçen yıllar içinde ne kadar değişmiş olduğunu, dudaklarının nasıl da aynı kaldığını görecektim. Sesini duyacaktım yeniden. Hafızamın derinliklerinden, hangi cehenneme gömülüp gittilerse oradan çekip çıkaracaktım sana dair tüm ayrıntıları. Unuttuklarımı, unutmadıklarımı. İsterse yarın tüm dünya yıkılsın, her şey yok olsun, tuzla buz olsundu; biraz sonra, yıllardır içime atıp yok etmeye çalıştığım şey zincirlerini koparacaktı. Biraz sonra seni görecektim.

Bu gece burada olmasaydım; gitmiş olsaydım çoktan; ya da sen aramamış olsaydın hiç; ya da ikimiz de burada olsaydık da haberimiz olmasaydı birbirimizden; ya da birimize bir şey olmuş olsaydı geçen yıllar içinde; ya da koca bir sanrı olsaydı bu an; bir gün daha yaşayamazdım. Öyle bir şeydi işte. Sana geliyordum.

Bekar Sokak’ın köşesine vardığımda tanıdık sesler duydum. Birkaç kişi, sokağın baş kısmındaki bir meyhanenin önünde oturmuş içiyordu. Yaklaştım, beni görmeyecekleri bir yerde durdum, izledim. Hayatın bir durağındalardı belki, beyin oğlunda yalnızlardı, üç beş kişi.* Hep böyle mutluymuş gibi kalmalarını diliyordu masaki genç şairlerden biri. Özge’nin bu dileğini sarı sayfalı bir edebiyat dergisinin içine hapsolmuş zamana, kazıyarak yazışını izledim. Unutulmaz bir andı, bir kez daha yaşadım. Masada oturan kendime baktım. Zafer’e, Vedat’a, Ulaş’a ve Özge’ye baktım. Sana biraz sonra bunu mutlaka ama mutlaka anlatacaktım.

* Özge Dirik

Vedalaştıklarının farkında olmayan bu insanları masalarında bıraktım, yoluma devam ettim. Pek çok tanıdık yüz görüyordum caddede. Geçmişten bugüne uzanan, ömrüme değip geçmiş yüzlerdi bunlar. Durup konuşuyorduk kimiyle, nerelerdesin şimdi, diyorduk; hiç görüşemedik, diyorduk; mutlaka arayacağım, diyorduk. Biz aslında ne kadar da çoktuk!

Ağa Camisi’nin sokağına geldiğimde, eskiden seninle de gittiğimiz bir kafe olduğunu anımsadım bu sokağın içinde. İsmini düşündüm, bulamadım. Eskiden ne çok yer bilirdim buralarda. Şimdi Beyoğlu’ya her gelişimde başka bir şehre gelmiş gibi oluyorum. Başka insanların Beyoğlu’sunu adımlıyorum artık. Benimki eskide kaldı. Ama biliyorum ki, biliyorsun ki, vardı.

Çirkinlikten yıkılacak gibi duran kocaman alışveriş merkezinin yerinde ne vardı eskiden, diye bir kez daha düşündüm önünden geçerken. Seninle cadde üzerinde, bir vitrinin önünde oturup gelen geçeni seyrettiğimiz, bira içtiğimiz günler geldi aklıma; gelip bize bir avuç kabak çekirdeği veren yaşlı amca geldi. İşte böyle biri vardı dünyada, lamı cimi yoktu, görmüştük ikimiz de. Dünya ne kadar kötü bir yer olabilirdi ki?

Kısa bir süre durup alışveriş merkezine baktım. Bugün dört bir yana beyaz ışıklar saçan Demirören’in yeri miydi acaba bizim yerimiz? Öfkeyle doldu içim. Başımı sol yana çevirdim, yürümeye devam ettim.

Bir uçak hareket etti o sırada, Atatürk Havaalanı’nda. Pistin başında gerildi, gerildi; bir ok gibi saplandı kara gecenin içine. Toronto çok uzaktı ve üstelik en soğuk, en karanlık yerindeydi gökyüzünün. Geleceklerine sıkı sıkı sarılmıştı yolcular, geçmişleri yoktu çünkü. Daha evden çıkmadan, benzin döküp üzerine yakmışlardı dünü. İyi ki o uçakta değilim, diye düşündüm. İyi ki İstiklal Caddesi’nin bu kırık dökük taş döşemelerine basıyor ayaklarım. İyi ki şimdideyim, iyi ki buradayım. İstanbul’dayım, sana geliyorum.

Serkldoryan

Yerinde yeller esen, duvarları dururken içi boşaltılan, sineması kanatlanıp üst kata uçan Serkldoryan’ın önünden geçerken bunları düşünüyordum. Yanımdan geçen biri omzuma çarptı, canım yandı. Baktım, genç bir adam, zayıfça. Elinde kocaman bir şey taşıyor:

- Özür dilerim, biraz ağır elimdeki.

Dikkatlice baktım tuttuğu hantal, kabloları sarkmış antika dia makinasına. Öyle büyük bir heyecanla taşıyordu ki onu, kızamadım adama. Her kime aldıysa bu eski püskü hediyeyi, yıllar geçse bile onu atmasın, saklasın, kendini hatırlatan bir anı parçacığı olarak muhafaza etsin istiyordu, belli ki.

- Olsun, dedim.

Sürdürdüm yürümeyi. Gelip geçen günlerin soğuğunu bir çırpıda silip atabilecek, hiç içilmemiş bir fincan kahve vardı geçmişimde. Havadaki kahve kokusunu duydum, onu anımsadım. Başında kasketi, koltuğunun altında Kuzey Yıldızı dergisiyle yürüyen Attila İlhan’ı görmeseydim, daha uzun uzun o kayıp fincanı düşünecek, üzülecektim. Yanımdan geçerken göz kırptı İlhan:

- Şiirini okudum, dedi.

- Nasıl buldunuz?

- Berbat. Daha kırk fırın ekmek yemen lazım.

Heyecandan dilim damağım kurumuştu, bir çocuk gibi sevinçliydim. Ellerimi ceplerime soktum, olmadı, ellerimi ceplerimden çıkardım. Yine olmadı. Ben biraz sonra sana Attila İlhan’ı gördüğümü anlatacaktım!

Sonra dedemi gördüm. Arkadaşım, dostum, kardeşim olan dedemi. Bir elinde Cumhuriyet gazetesi vardı, Mephisto’nun önünde beni beklerken hem gazete okuyor hem de Brenna MacCrimmon’ı dinliyordu. Eliyle hafif tempo tutuyor, ne de güzel gülümsüyordu. Dünya böyle bir adamı yitirdi. Sen, böyle bir adamı yitirdin. Onu artık hiç tanıyamayacağını, onun seni hiçbir zaman bilemeyeceğini, seni ve beni karşısına oturtup “Anlatın bakalım kefereler” diyemeyeceğini düşündüm. Küçükken bana “Hiç Sait Faik okudun mu?” diye soruşunu anımsadım. Biraz önceki neşem uçtu, gözlerim yandı. “Sen içeride kitaplara bak Ali Dede” dedim, “Bak birazdan kimi getireceğim sana”. “Haydi oradan eşkıya” dedi, kayboldu gitti.

Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde çocuklar toplanmıştı. Festival gibi bir şey vardı, Derya Köroğlu’nun sesini duydum. Şimdi sırası değildi, durmadım. Hayatta kimseye anlatmadığım, anlatmak istemediğim, yıllardır biriktirdiğim o kadar çok şey vardı ki. Durup beni dinleyecektin. Gözlerin beni dinleyecekti. Ben, yalnızca seni duyacaktım. Derya Köroğlu da diğer herkes gibi pekala bekleyebilirdi, beklesindi. İnsanlara çarpa çarpa, geçmişi kıra döke koşuyordum.

Sözleştiğimiz gibi, Tünel Meydanı’na gelmek üzereydim. Elim ayağım tutmaz haldeydi. Mideme sancılar giriyordu. Şu köşeyi dönmeden ölmeyeyim, diyordum. Bir sokak çocuğu önümü kesti. Yanından geçecek oldum, “Amca!” dedi. Ne amcası ulan? Amca babandır!

- Amca dur gitme.

- Ne var len, neden?

- Bir gül alsana be amca!

Hay senin amcana. Cüzdanımda ne var ne yoksa önüne serdim. Gözleri ışıl ışıldı. Bir tane gül aldım. Daha önce sana hiç çiçek alıp almadığımı anımsayamadım. Köşeyi dönmek üzereydim artık. Üstümü başımı düzelttim, son zamanlarda saçım biraz seyrelmişti, bunu düşündüm.

Sonra yürüyen, uyuyan, gülen bütün insanlar; geceye yayılan bütün ışıklar, karanlığı yaran bütün uçaklar, bütün minibüsler, Kamil Koç’lar, seyyar satıcılar, beynimin kıvrımlarında dönüp duran bütün elektronlar durdu. Tramvay durdu. Otuz iki yaşım durdu. Sen durdun.

Geldim ben.

Yoktun.

Özgün, 
Kasım 2013



10 Ocak 2014 Cuma

DİSPANSERİN BAHÇESİNDEN IŞILTILI CADDELERE


Lise çağımdaydım. Evim Balıkesir’deydi. Ailem, arkadaşlarım, tüm yaşantım orada, o küçük ve sevimli şehrin içindeydi.

Sevimli olmasına sevimliydi ama, tüm diğer taşra kentleri gibi Balıkesir de insana dört duvar arasında kalmış hissi veren, sınırlı, kapalı bir yerdi. Sanki hayatın bir fragmanını yaşıyorduk orada, gerçeği kentin duvarlarının ötesinde; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’deydi. Gürül gürül akıyordu da hayat, biz orada öylece duruyor gibiydik, sanki.

Her ayın başında, Şan Sineması’nın hemen karşısındaki gazete bayisine büyük bir heyecan içinde koşmamız bu yüzdendi. Tüm dünya, geçmişin ve geleceğin toplamı hatta, sanki yoğunlaşıp tek bir kara deliğe çökmüş ve o da koca evrende gelip bu büfenin önündeki “Yaysat” sepetine düşmüştü. Sinema, Atlas ve Gezi dergilerinin yeni sayıları gelmişse onları hemen raftan kapar, eğip bükmeden, üzerlerindeki naylona dahi zarar vermeden çantalarımıza atar ve evlerimizin, Underground Cafe’nin, yahut bahçesinde saatlerce oturduğumuz hükümet konağının yolunu tutardık. Eğer çok sabırsızsak, bu kez sinema ve büfe ile aynı meydanda yer alan dispanserin bahçesine girer, bir tahtası eksik banka eğreti oturur, dergilerin kapaklarını ellerimiz titreyerek kaldırırdık. Bir ışık süzülürdü o zaman. Şehrin boyunu aşar; Havran’ı, Kepsut’u, Bandırma’yı aydınlatırdı. Dispanserin yamuk bahçesinde değil de, ışıl ışıl bir Champs Elysees kafesinde bulurduk kendimizi.

Okumaya, resimlere bakmaya kıyamadan, yavaş yavaş, sindire sindire gezerdik sayfaların arasında. Bazen ilk birkaç cümle okunur, devamı insanın içini acıtan bir yokluk hissiyle sonraya bırakılırdı: bir ay süresince hayallerimizi süsleyecek, dünyaya ve hayata dair merakımızı besleyecekti o sayfalar. Kimi okulda gizlice; kimi evde odalarımızda, renkli kalelerimizin içinde huzurla okunacaktı.

Bilirdik, merakımızı dindirmez, aksine azdırırdı okuduklarımız. Google her şeyi önümüze sermemişti henüz ve bizim büyük sorularımız vardı, el yordamıyla yanıt aradığımız. Balıkesir’den Paris’e günübirlik gidilebilir, sonra da evdekilere hiçbir şey fark ettirmeden akşam yemeğine yetişilebilir miydi örneğin? Bu iş bize kaça patlardı? Uçak biletlerini nereden alabilirdik? THY acentasına gidip sorsak, oradaki görevli bizi başından savmadan, sabırla yanıtlar mıydı sorularımızı? Pasaport almak kolay işti, onu düşünmeye gerek yoktu da, asıl sabah kaçta çıkılmalıydı yola? Önce otogara, oradan Bandırma’ya gidilecek, sonra da İstanbul’a geçilecekti. Zaten İstanbul demek havaalanı demek, havaalanı da Paris demekti. Yolu bir öğrendik mi, değmeyin keyfimize, artık bütün dünya bizimdi!

Bizi bu sonsuz düş denizine atanlar yalnızca dergiler değildi elbette. Filmler de en az onlar kadar suçluydu. Şehrin işleyen tek sineması tam merkezde, Milli Kuvvetler Caddesi’nin yanı başındaydı. Biz orada canlanıyor, perdeden yansıyan türlü renklerin içinde hayatın tadına bakıyor, çıkışta da çoğunlukla tek kelime bile etmeden, yürüyerek üstelik, evimizin yolunu tutuyorduk. İzlediğimiz filmler kafamızda oluşturduğumuz başıboş hayal dünyasını yontuyor, ona şekil verip yeniden bize sunuyordu. Gerçekliğin grisi de yoktu orada, uçsuz bucaksız hayallerin saçmalığı da. Tam dozundaydı her şey. Öyle bir tat kalıyordu ki ağzımızda, uzun süre geçmesin, sokaktaki herkes bunu görsün, anlasın istiyorduk. O yüzden gülümsüyorduk insanlara. Daha dik duruyor, yaşama daha sıkı tutunuyor, yanımızdan geçenlerin gözlerinin içine bakıyorduk. “Yaşıyoruz be” diyorduk, “aslında çok da güzel yaşıyoruz!”

Gerçekten de yaşıyorduk. Aşık oluyor, utanıyor, söyleyemiyorduk. Birbirimizle hiç sözleşmeden aynı yerlerde buluşuyor, sevimli kafelerden birinde saatlerce sohbet edip gülüyorduk. Kışları kömür kokusuna ve kirli bir sise bürünse de yürüyerek eve gidebildiğimiz güvenli, güzel bir şehrimiz; sıradan hayatlarımız vardı. Bal gibi ortadaydı, yaşıyorduk işte. Sinema bizi alıp taşra sıkıntısının çok uzağında bir yerlere taşıyor, içimizi umutla dolduruyordu.

Sonra zaman geçti. Zaman hiç durmadı. İnsanlar yer değiştirdiler; birbirlerinin hayatlarından çıkıp gittiler; yeni insanlar, yeni yaşamlar, yeni kentler, yeni kalabalıklar ve hatta yeni yalnızlıklar keşfettiler. Önce İstanbul’da, sonra dünyanın öbür ucundaki buzlu bir kentte buldum kendimi. Ama Şan Sineması’nda izlediğim her filmin ve kuşe kağıtlı dergilerde okuduğum her yazının ardından aklıma düşen sorular bugün hala asılı duruyorlar orada; hiç değişmediler, hiç büyümediler.

Balıkesir’in puslu bir gününde bir söz verilmişti. Biz hiç büyümeyecektik. Gidin bakın, hala bir sokak arasında, bir kaldırımda, bir bankın köşesinde bulursunuz onu. Sözümü tuttum, hiç büyümedim ben. İşte bu yüzden, bugün izlediğim her filmin ardından yüzümde kocaman bir gülümseme ile adımlıyorum kaldırımları. Balıkesir’de sinemadan çıktıktan sonra tren yolundan, fuar girişindeki uçak heykelinin önünden, stadın yanıbaşından geçerken nasılsam öyle yürüyorum yine, uzak şehirlerde. Öylesine mutlu oluyorum ki, -30 derecedeyim, üşümüyorum.

“Sinema Dergisi’nin yayın hayatına son verildi” diye bir haber okudum önce. Hemen sonra Şan Sineması’nın kapandığı haberini aldım. Çocukken sevdiğim kızın yüzü geldi aklıma, iyi bir insanın milyonlarca ışık yılı uzaktan bana bakan, bana gülümseyen gözlerini gördüm. Fiziksel olarak çoktan veda ettiğim ama hafızamın derinliklerinde saklamayı sürdürdüğüm pek çok şey bir anda karşıma çıktı bugün. Bir veda çırpınışıydı bu. Yok olmamak için somut nesnelere ihtiyaç duyan; belleğimin derinliklerinden ancak mekanlar, dergiler, kitaplar, parfüm kokuları ve şarkılar yardımıyla çıkabilen geçmişim bugün biraz daha sönükleşti.

İşte ben de oturdum, hatıralarımın musluğunu açtım. Üç beş cümle dökülsün kağıda, en azından orada somutlaşsınlar, orada kalsınlar istedim. Çocukluğumun, gençliğimin üzerine süpermarket yapmak istediler. Ne yapsaydım?

Özgün Ulusoy
Aralık 2013


Fotoğraf: Zümrüt Burul




PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More