StatCounter

18 Mart 2014 Salı

HAYAT FALAN OLUYOR


Sekiz sene önce yaşanmış bir zaman dilimine, unutulmuş bir hatıraya gittim bugün. Nereden geldi aklıma, nereden esti hiç bilmiyorum… Birkaç dakika kadar kaldım, döndüm. Anlatayım size de, aşağı yukarı şöyle bir zaman, şöyle bir yerdi gittiğim…

Kanada’daki okulumu bitirmiş, İstanbul’a dönmüşüm. İş arıyorum. Kararlıyım, medya sektöründe iş bulmak, kendime orada bir gelecek kurmak istiyorum. Amacım büyük bir televizyon kanalında çalışmak, ortaya çıkan işlerin bir ucundan tutup onları daha güzel hale getirmek. Ha bir de ekran bantlarında o de’leri da’ları bitişik yazanların; ana haber bültenlerinde haberin altına film müzikleri döşeyenlerin; reklama girince yayının sesini körükleyenlerin kimler olduğunu, neden böyle şeyler yaptıklarını öğrenmek istiyorum. Sırf merak değil, biraz idealistlik de var elbette, “Yapmayın böyle şeyler” derim, onlar da yapmazlar bir daha sanıyorum. Bu büyük amacıma ulaşmak için tek tek televizyon kanallarının binalarına gidiyor, danışmada oturan güvenlik görevlilerine özenle hazırladığım, önceden zarfa yerleştirdiğim özgeçmişimi ve örnek video çalışmalarımı içeren diski veriyorum. Medya sektöründe çalışan, yardım isteyebileceğim bir tanıdığım yok. Kimseden bana yol göstermesini rica edecek durumda değilim. O yüzden şimdilik, konuyla ucundan kıyısından ilgili olduğunu düşündüğüm her pozisyona başvuruyor, bir süre için kıyısında oynamak zorunda kalsam da, eninde sonunda açılacağım okyanusu düşünüp heyecanlanıyorum.

İsmini anımsamadığım bir fuar organizasyon şirketine bir başvuru yapıyorum. Çok az para, yol ücreti ve ssk primi karşılığında, hazırladıkları sektör dergileri için editörlük, muhabirlik, çevirmenlik, stajyerlik, fotoğrafçılık, web tasarımcılığı, web programcılığı, internet sitesi güncelleyiciliği, grafikerlik, görsel tasarımcılık, çaycılık, video kurguculuğu, kameramanlık türünden işlerin topunu birden yaptıracakları bir kurban arıyorlar. Eh, doğru yerde doğru zamanda olmak bu olsa gerek; hemen telefonum çalıyor, görüşmeye çağrılıyorum. Giyinip kuşanıyorum, varıyorum Karaköy’e.

Köhne bir apartmanın üçüncü veya dördüncü katı. Merdivenler rutubet kokuyor. Karanlık. Asansör ya yok, ya da binilmeyecek denli güvensiz görünüyor, anımsamıyorum. Basamakları tırmanırken “Neyse yahu bozma moralini” diyorum kendime. Kapı kapalı. Zile basıyorum. Oldum olası sevmem böyle iş yerlerini. Zile basarak, kapıyı tıklatarak iş yerine mi girilir? Karşıdan “Kimooğ” demeseler bari. Ne yanıt vereceğim?

Derme çatma bir apartman dairesi. Ofise dönüştürülmüş. Uyduruk birkaç masa yerleştirilmiş sağa sola. Yeterince ışık almayan, tozlu ve kasvetli bir ortam. Burada uzun süre kalmak istediğimden emin değilim. “Aman sen de! Zoru gördün mü hemen kaç!” diye azarlıyorum kendimi. Ekmeğin aslanın ağzında olduğunu ve onu oradan çekip alacağımı düşünüyor, yeniden hırsla doluyorum.

Kapıyı açan kız, “Canım sen bir saniye bekle, bilmem ne hanıma haber vereyim hemen” diyor. İçimden “tamam canım benim, olur bir tanem” desem de; dışımdan saygılı bir şekilde başımı sallamakla yetiniyor, ilgiyle kendisini izliyorum. Dünyanın en mühim işini yaparcasına, büyük bir ciddiyetle arkasını dönüyor, ayakkabılarının topuklarını 100 yıllık apartman dairesinin beton tabanına vura vura içeri gidiyor. Birkaç dakika sonra geri geldiğinde bilmem ne hanımın beni odasında beklediğini müjdeliyor, “Canım gel, buyur burdan geç” diyerek yolu gösteriyor.

Bilmem ne hanım, önce bana işten söz ediyor. Diyor ki “Bağdat’a falan gidilmesi gerekli arada sırada”. Böylece yukarıdaki iş tanımına ‘ortadoğu ülkelerinde seyyahlık’ başlığı da ekleniyor. Kendimi kandırmaya çalışıyorum. “Eğlenceli ulan aslında, Bağdat’a, Kahire’ye bir daha ne zaman gideceksin!?” diyorum. Bir kez daha anlıyorum ki, bir yalanı inandırıcı biçimde söylemeyi gerçekten beceremiyorum.

Sonra hanımefendi bana İngilizce’nin hem iş için hem de şirketlerinin prestiji açısından ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Elbette, biliyorum. Önemli tabi. “Ben de zaten okulumu Kanada’da okuduğum için, o konuda rahat olabilirsiniz” gibi bir şeyler söylüyorum. Bana diyor ki, “O zaman görüşmemize İngilizce olarak devam edelim, şu İngilizceni bir duyayım bakayım”.

Buraya kadar ağzını kapatıp bağırmasını iyi kötü engellediğim, her yandan sarkan olmamışlık durumu bu noktada artık hepten çığlık atmaya, yerde sürünmeye başlıyor; ‘haydi teyzeyle İngilizce konuş yavrum’ sendromu yıllar sonra beni yine buluyor. “Güzel ablacığım, özgeçmişim ortada, kalktım geldim, beni görüyorsun. Sana durumu anlatıyorum ya zaten” demek istiyorum. Elbette, öyle demiyorum.

Karşımda koltuğuna iyice kurulduktan sonra gözlerimin ta içine bakarak soruyor Kraliçe Elizabeth:

- Can you tell me… hmmm… why you like job.. this job.. why?

Acaba bir yerlerde gizli bir kamera olabilir mi? Beni test etmek isteyen bu kadıncağızın İngilizcesi gerçekten yani… Hay allah, neyse. Yanıt vermeden önce, bir ışık çakımı süresince geçmişe ışınlanıyor; askerlik günlerime, yurt dışından geldiğimi öğrenince koluma yapışıp “Bana İngilizce öğretcen aslanım” diyen başçavuşun zamanına gidiyorum. Ne diyeydim, komutanımdı, emrederdi. Öyle demiştim ben de zaten, “emredersin komutanım!” demiştim. Yüzüme bakmış, bakmış, sonra gözlerine en zeki, en kurt, en külyutmaz bakışını yerleştirip “Ama önce seni bir test edicem. Hele bana adımı sor bakayım” buyurmuştu. Adını sorduğum zaman yüzünü buruşturmuş, “hasssiktir la ordan, öyle değil amuağoym o” diye mırıldanmış, seviyemi yetersiz bularak bana özgürlüğümü bağışlamıştı. Şimdi başçavuşu ve çağrıştırdığı ‘sevimli’ yeşil anıları elimin tersiyle bir kenara itiyor ve yeniden karşımda oturan kraliçeye yoğunlaşıyorum.

- Bu işe neden başvurduğumu soruyorsunuz herhalde, diyorum İngilizce olarak.

- Yes.

Anlatıyorum bir şeyler. Söylediklerimi anlayıp anlamadığından emin olamıyorum. Zira gereğinden fazla başını sallıyor, olur olmadık yerde beni onayladığını belirten hareketler yapıyor.

- Ok, why are you… aaaa… good? Why we select you. I mean. Ha?

Şöyle iyiyim böyle iyiyim diyorum. Bulunmaz hint kumaşıyım. O sormaya çalışıyor, ben ne dediğini anlayabilirsem yanıt veriyorum. Bir müddet böyle devam ediyor bu.

Sonra birden duruyorum. Kendime iyiden iyiye yabancılaşmakta olduğumu fark ediyorum. Yani, pencereden süzülen nemli Karaköy havasının hükmettiği bu köhne apartman dairesinde, sonsuz ve yersiz bir özgüvenle sarmalanmış bu kadına kendimi beğendirmeye çalışmak; dahası, bunu kadının anlamadığı bir dilde yapmak zorunda kalmak oldukça rahatsız ediyor beni. Çıkıyorum kendi içimden, gidip tavandaki lambanın oraya kuruluyor, oradan bakmaya başlıyorum bize. Yüzüm kızarıyor. Bu gördüğüm ne saçma bir resim böyle. “Neyse, yeterli olmuştur herhalde artık, yaptığı küstahlığın da yanıtını almıştır” diye düşünerek, biraz da onu beni anlamıyor olma durumundan kurtarmak için, şöyle diyorum İngilizce olarak:

- Artık Türkçe’ye dönebilir miyiz? Yeterli olmuştur sanıyorum.

Bakışlarında şiddetli bir şey parlıyor. Sonra gözlerini gözlerime kilitleyip nefretle kısmaya başlıyor. Kısıyor, kısıyor. Kısılan gözlerinin önce burnuyla alnını, sonra tüm bedenini, ardından da içinde bulunduğumuz odayı ve nihayetinde bütün İstanbul’u, vapurları falan yani, yutabileceğini düşünüyorum. Karşımda gördüğüm ve altında yatık harflerle “Türk kadını – Muhatabını parçalamadan hemen önce” yazılı bu korkunç fotoğrafı inceliyorum. “Eyvah!” diyorum kendi kendime, “Eyvah! Ne yaptın oğlum sen?”. Sandalyemin kollarını daha bir sıkı tutuyorum.

- Neden?, diye soruyor sertçe.

- Neden.. Yani eğer İngilizce konuşabildiğime ikna olduysanız, görüşmenin geri kalanını Türkçe yapmak daha iyi olur diye düşünmüştüm.

- Neden?, diye soruyor yine, bir öncekiyle tam olarak aynı tonda.

- Şu yüzden, diyorum. Türkçe ikimizin de ana dili, daha sağlıklı iletişim kurabiliriz Türkçe konuşursak.

- Zorlandın yani İngilizce konuşurken?

- Öhöm… Hmm… (Ne??)

- Biraz sıkıntı var tabi İngilizcende, evet. Pek anlayamadın benim söylediklerimi. Gerçi konuşmanda da epey sorunlar var da.

- Yok, yanlışınız var. Anladım neden anlamayayım.

- Yok yok bırak şimdi, anlamadığın çok belliydi.

İnsan acayipliğin bu dozuyla karşılaşınca gerçekten aptala dönüyor, ne halt edeceğini bilemiyor. Beyninde bir şeyler takla atıyor, kısa devreler yaşanıyor. Sandalyenin kollarını tutmayı bırakıyorum. Gerek yok çünkü artık. Bundan böyle ellerimi savunma yapmak için değil, dövüşmek için kullanacağım.

“Ben bu kadını kendi silahıyla vurmalıyım” diye düşünüyor, daha önce ağız dalaşı yapmış olduğum kimi kadınlardan öğrendiğim o belli belirsiz, çirkin ve yakıcı gülümsemeyi ağzıma yerleştiriyorum:

- Haklısınız ne dediğinizi anlamadım. Çünkü ne yalan söyleyeyim, oldukça kötü bir aksanınız var.

- A aa aaaa, ay ay üstüme iyilik sağlık, şuna da bakın. Haha, ukalalık yapmana gerek yok canım. İngilizcesi bozuk olan sensin. Bilmediğimi mi sanıyorsun? Kanadalıların İngilizcesi ile ne kadar dalga geçer Amerikalılar.

‘Amerikalılar’ derken sanki ‘bizim Uzunköprülüler’, ‘bizim Savaştepeliler’ dermiş gibi oluşu keyfimi hepten yerine getiriyor.

- Yalnız o sözünü ettiğiniz Fransızca olmasın? Kafanız karışmış sizin.

- Bak bak baaaak, Kanadalıların ne dedikleri hiç anlaşılmaz canım, biz de biliyoruz bir şeyler herhalde. O kadar filme konu oldu, film de mi izlemiyorsun sen hiç?

- …

Büyük bir ciddiyetle geldiğim iş görüşmesi alabildiğine saçma bir hal alıyor. Odaya yayılan bir anlık sessizlikten faydalanıp fırlıyorum ayağa. Vurucu atışı onun yapmasına izin vermeden ben yapıyorum:

- Ben gideyim, başvurumu da geri alıyorum şu halde. Sizinle pek anlaşamayacağız gibi görünüyor.

Kapıdan çıkarken arkamdan bağırıyor Elizabeth:

- İyi olur canım! Ben de zaten aynı şeyi söyleyecektim!

Geldiğimde bana yolu gösteren, kapının hemen karşısındaki masasında oturmakta olan kıza bakıyorum önünden geçerken. Yüzündeki ifadeye bakılırsa, dünyanın en önemli işini yapmaya devam ediyor. “Çok öptüm canıım” demek istiyorum ona. Böyle bir şey yapmıyor, usulca kapıyı çekip çıkıyorum.

Sonra deniz, martılar, yosun kokusu gibi şeyler oluyor, Karaköy’de. Ben, sekiz sene sonra bugünü anımsayacağımdan habersiz, Galata Köprüsü’ne çıkıyorum Sirkeci’ye geçmek için. Boğazıma sarılmak üzere olan o hüzünlü yalnızlık duygusunu kuyruğundan tuttuğum gibi fırlatıyorum Haliç’e. Balıkçılardan biri hemen davranıp yakalıyor eksik olmasın. Sarıyor da sarıyor makarayı, sırıtarak yukarı çekiyor yalnızlığımı.

Sonra ne mi oluyor?

Sonra işte böyle birikiyor, birikiyor. Siyahın içinde kaldı yok oldu sanıyoruz, siyahın içinde kalmıyor, yok olmuyor. Sonra işte hep aklımıza geliyor. Aklımıza hep bir şeyler geliyor. Aklımıza başka şeyler de geliyor.

Yani, galiba, biraz…

Hayat falan oluyor.

Özgün Ulusoy,
Mart 2014

0 comments:

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More