StatCounter

17 Temmuz 2014 Perşembe

BULALIM O TRENİ, THEO!


Bodrum’da denize karşı oturuyorum bir akşamüzeri. Hayır, akşamüzeri değil bu, başka bir sözcük bulmalı. Woody Allen’ın; “love” sözünün kapsamından tatmin olmayan karakterine yeni sözcükler icat ettirmesi, “I lurve you, I loave you, I luff you” dedirmesi gibi.* Güneşin ufuk çizgisinin ardına gömülmeden önce denizi ve gökyüzünü boyadığı bu acayip rengi anlatan şiirler bulmalı. İnsanın yüzünü anason kokusuyla, karşı adalardan sırtlandığı buzuki sesleriyle yalayan rüzgarı tarif edecek filmler, şarkılar keşfetmeli. Şiirler yazmalı, şarkılar yapmalı, filmler çekmeli. 

Hayır hayır hayır. 


İnsan, tüm yaşamını buna adamalı.

Ayaklarım suyun içinde. Deniz öyle berrak ki.

Kendimle ve Ege Denizi’yle böylesine baş başa olduğum şu an aklıma, ömrünü suyun öte yanından öyküler anlatmakla geçirmiş Angelopoulos** gelmeyecek de kim gelecek? Selanik’te deniz kıyısında zamanı yok etmeye çalışırken kendisi yok olan adamı düşünüyorum.*** Kayıp bir öykünün peşi sıra kendini yollara vuran Harvey Keitel’ı anımsıyorum.

Theodoros Angelopoulos'un 1995 yılında çektiği
Το βλέμμα του Οδυσσέα / Ulysses' Gaze / Ulis'in Bakışı filminden bir kare

Önümde kıpırtısız yatan su aralanıyor. Angelopoulos üzerindeki damlaları elleriyle silkeleyerek ve hafif yalpalayarak denizden çıkıyor. Yanıma geliyor, “Bonjour Özgün!” diyor. Fransızca bilmiyorum ki ben Theo, unuttun mu, Yunanca konuşalım!

– Ne düşünüyorsun böyle kara kara? diyor.

– Öyle mi görünüyorum? Oysa mutluyum şu an.

– Bana ne anlatmak istiyorsun dostum? Neden buradayım?

Sahiden, 2012 yılında bir film setinde akıl almaz bir kaza sonucu yaşamını yitiren bu büyük adam şu an neden burada? Ya ben, neden buradayım?

– Sana bir kızın gözlerini anlatacağım Theo, diyorum. Sana Pythion’dan Selanik’e giden trenin gecenin karanlığını yaran sesini anlatacağım. Cesaret edilememiş, yitip gitmiş kimi şeylerden söz edeceğim; bir türlü üzerimizden çıkarıp atamadığımız bu gömleklere muhtaç mıyız, diye soracağım.

– Bilseydim çıkarken bir şişe uzo alırdım yanıma.

– Boş ver uzoyu, bu akşam da rakı içelim!


Kameramızın sırtı denize dönük; bize akşamın çöküşüyle yalnız kalmış boş şezlongları, kumun üzerinde uzayıp giden ayak izlerini, amaçsızca salınan birkaç kara sokak köpeğini, kumsalın arka kısmındaki beton yolda pembe şalını savurarak yürümekte olan genç kızı gösteriyor. İnsanın aklına durgunluk verecek denli yavaşça, akşam kumsalını tarayarak sola dönüyor. Sonra bir tabureye oturmuş, sanki dünya yokmuş gibi kayıtsızca şarkısını söyleyen Margarita Zorbala görüntüye giriyor. Soluduğumuz havayı Meneksedenia Ta Vouna’nın yumuşacık dokunuşları öyle bir dolduruyor ki, deniz bile menekşe kokuyor. 

Dönmeye devam ediyor kamera. Zorbala gidiyor, deniz geliyor. Sonra suyun içinde kurulu masamız. Sonra rakımız, peynirimiz, sonra ayaklarımızın etrafında dönüp duran balıklar. Theo susuz içiyor rakıyı. Kadeh tokuşturuyoruz. Yarı yeşil yarı çorak tepelerle çevrili bu ıssız koy acayip bir yere dönüşüyor.

– Unutmadın demek o treni?

– Hayır, unutmadım Theo.

– Hiç mi?

– Hiç. Bazen, Ege’den uzaktayken unuttuğumu sanıyorum. Fakat sonra dönüp dolaşıp buraya geliyorum. Nereye gidersem gideyim, kim olursam olayım fark etmiyor. Hep buraya çıkıyorum.

– Ha! diyor büyük bir keyifle, uzun uzun gülüyor. Ege’den kurtulamazsın!


Rakısını ağır ağır içişini izliyorum. Hiç acele etmiyor ama bunu bir törene de dönüştürmüyor. Yaşamın doğal akışı eşliğinde; yani beni dinlerken, suya bakarken yahut dudağından sarkan iki bitişik cümleyi özenle aralarken içtiği her yudumun tadını dilinde, damağında, beyninde hissettiğini görüyor, onun bu bilge duruşuna bir kez daha hayran oluyorum. Ben de onun gibi olmaya çalışıyorum. Sanki önemsiz bir şey yaparmış gibi içip ama aynı zamanda ağzıma dolan rakının tek bir damlasının tadını dahi ıskalamamak istiyorum.

– Bu gece senin gecen dostum, diyor. Bu gün doğum günün. Sana içelim.

Güneş çoktan batmış, gece karanlığı akşam renklerinin yerini kaplamış durumda. Parıltılar önce karanlık suyun üzerinde, ufuk çizgisine yakın bir noktada başlıyor. Denizin yüzeyi bir yanıp bir sönüyor. Sonra bu ışıklı şölen yavaş yavaş, geniş bir şerit halinde ayaklarımızın dibine kadar uzanıyor. Bu denli güçlü bir yakamoza ilk kez şahit oluyorum. Dünyaya böylesine boş verebildiğim geceler daha çok var olsun ömrümde, sonsuza dek yok olurcasına yaşamın içine karıştığım bu anlar hiç bitmesin istiyorum.

– Bak Theo, sana İlhan Berk’in bir şiirini okuyacağım. Sarhoşum, dilim dolaşır, gülme.

– İsmi ne?

– Saint Antoine’in Güvercinleri. İli bölümü “Eleni’nin Elleri”. İkincisi “Gençlik”.

– İmalı bir biçimde şiirin ismini tekrarlıyor usulca, gülümsüyor. Eleni’nin Elleri.

Sarhoşum. Akşam ellerime gözlerime bulaşmış ve kafamın içindeki tüm anlamlar Ege’nin serinliğinde kaybolmuşken Berk’in şu dizeleri dökülüyor ağzımdan:

I. Eleni'nin Elleri

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni'den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.

Eleni geliyor
Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine'i yeniden
Yeniden Annabel Lee'yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

Ben bu şiiri ne zaman okusam, sarhoş değilken bile üstelik, dünyam ters yüz olur. Yine öyle oluyor. Yakamoza dalıp gitmiş olan Theo’ya bakıyorum. Yavaşça şişeye uzanıyor. Bardağına rakı doldururken tekrarlıyor:

– Bu sokaktan ilk defa – deniz görünüyor.

– Geçenlerde ismi Annabel olan Fransız bir kızla tanıştım Theo. “Annabel Lee’yi biliyor musun?” diye sordum sevinçle, boşlukta düşmekte olan birinin ansızın karşısına çıkan dala tutunmak istemesi gibi.

– Ne dedi?

– “Bilmiyorum, kim o? Kız arkadaşın değildir umarım. Akşam içki içmeye çıkalım mı?” dedi.

Şapşallığıma bakıp bütün koyu titreten bir kahkaha patlatıyor. Neden sonra aniden başını kaldırıyor, karanlık kumsala doğru selam veriyor. Kalkıp nazikçe buyur ediyor İlhan Berk’i masamıza. Heyecan ve saygı damarlarımda akan alkolle birleşiyor, ne yapacağımı bilemez halde ayağa fırlıyorum.

Berk’i daha önce bir kez İstanbul’da kitap fuarında görmüştüm. Çok yaşlıydı. Koltuğunun altında birkaç kitap tutuyor, daha önce hiç görmediğim bir hızda, ağır ağır ilerliyordu. O zaman da bu geceki gibi yapmış, alelacele oturduğum koltuktan ayağa fırlamış ve önümden geçip gidene kadar saygıyla onu izlemiştim.

Theo’nun yanına, karşıma oturuyor Berk. Eyvah, diyorum içimden, şu an burada neler oluyor? Ben bu gece ne kadar içtim?

Yaşamı dibine kadar sindirmiş bir sakinlikle bana bakıyor İlhan Berk:

– Bodrum’a gelip içiyorsunuz ve benim haberim olmuyor. Şiirimi duymasaydım gücenecektim size. İzin verirseniz ikinci bölümü benden duyun isterim.

Gecenin tonuna yaraşır ölçüde yavaşça, üstelik bu kez bizzat şairin ağzından masamıza saçılıyor dizeler. Deniz hepten keyifleniyor, suyun insanın içini okşayan hafif şıpırtısı duyuluyor. Bu eşsiz ana tanıklık etmek isteyen balıklar başlarını dışarı çıkarmış pür dikkat bize bakıyorlar.

II. Gençlik

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni'nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul'un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni'yi anlamazdı.

O günler Lambodis'in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı
İstanbul'da
Eleni'nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine'a gidiyorlar
Eleni'nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis'in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni'nin arkasında.

Evet
Lambodis'in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci'ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman
dünyada değilmişiz gibi korkacağız.
Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden, çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.

Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık.

Sabaha kadar, günün ilk ışıkları gümüş renkli suyun üzerinde dans edene dek oturuyoruz orada. Onlara bir kızın gözlerini ve geceyi yırtan Yunan trenlerinin sesini anlatıyorum. Yitip gitmiş kimi şeyleri, yani, aldığım kararların karşısında alamamış olduklarımın ezici cüssesini tarif ediyorum. Bu hep böyle midir, siz daha iyi bilirsiniz, diyorum.

– Anlaşıldı, haydi kalk! Bulalım o treni, diyorlar.

Önce Angelopoulos masadan kalkıp denizin renginde kayboluyor, ardından Berk. Peşlerinden gidiyorum. Çorak tepeler, terk edilmiş şezlonglar ve meraklı balıklar geride kalıyor. Biz gidiyoruz. Otuz üçüncü doğum günümün sabahında o kayıp treni bulacak, yolcularına -gelecekten- şiirler okuyacağız.

Özgün, Temmuz 2014
Bodrum

------------

* Annie Hall, 1977 - Woody Allen 

** Theodoros Angelopoulos (1935-2012): Yunan sinemasının dev ismi Angelopoulos 2012 yılının Ocak ayında Öteki Deniz'in çekimleri sırasında yoldan geçen bir motorsikletin çarpması sonucu yaşamı yitirdi.

*** Ulysses' Gaze, 1995 - Theodoros Angelopoulos

------------




Angelopoulos Ekim 2009'da düzenlenen 46. Altın Portakal Film Festivali'nin konuğu olarak Antalya'ya gelmişti. O dönem CNN Türk'te Afiş programının yapımcılığını yapıyordum. Festivali Afiş adına takip etmek için programı birlikte hazırladığımız sevgili dostum Sinan Antalya'ya gitti, ben İstanbul'da kaldım. Angelopoulos ile söyleşi yapma fırsatını kaçırdığım için çok üzülmüştüm. Ekip İstanbul'a döndüğünde kasetleri tararken bu harikulade sürpriz ile karşılaştım. Tartışmasız, ömrümde aldığım en güzel armağandır. 


------------



Yazıda bahsi geçen Theo Angelopoulos imzalı Ulysses' Gaze filminin açılış sahnesi


0 comments:

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More