StatCounter

AÇ KAPIYI MELEK, BEN GELDİM

Mart ayında bir gün, bir Cuma günü. Saat öğleden sonra 4:30. Sabah hava sıcaklığı eksi otuz santigrat derece idi, şimdi ısındı biraz, yalnızca eksi on. Ah Ottawa, söyle yetmedi mi artık bu kış?

ŞOK TEDAVİSİ OLARAK SEYAHAT

İşte hayat. İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!

YAKAMOZU YAKALAMAK

Bodrum’un sabah kokusu doluyordu odama, sonra, Ege’nin yumuşacık rengi, dokunuşu. “Ne yaptın sen?” diye sayıkladım oturduğum yerde, “Ne yaptın sen Ege?”

GÖRKEMLİ BUZ YOLU GEZİSİ

Zamanda yolculuk yapabileceğiniz en keyifli rotalardan biri Kanada Rocky Dağları'na giden yol üzerinde, Jasper ve Banff ulusal parklarını birbirine bağlayan "The Icefields Parkway" güzergahı.

AMAZON'DA BİR HAFTA

Yıllardır hayalini kurduğumuz 'Amazon Ormanları'nda bir serüven yaşayabilmek için sonunda yağmur ormanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapan Brezilya'ya gidebildik.

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

İSTİKAMET BREZİLYA!

Birazdan paylaşacağım önlemler size paranoya gibi gelebilir, fakat yolculuk öncesi bize tembih edilenleri aşağıda okuyunca pek de haksız olmadığımızı göreceksiniz..

GÜNEŞ, OKYANUS, ROM VE ESMER TENLİ KÜBA NOTLARIM

Küba Karayiplerin en büyük adası ve nüfusu 11.7 milyon. Başkent Havana`nın nüfusu ise 3 milyon ve Latin Amerika ülkeleri arasında en yüksek okur-yazarlık seviyesine sahip.

BEN GELDİĞİM ZAMAN

Şu anda gerçekten de İstanbul’da sevimsiz bir havaalanı koltuğunda oturuyor, ihtimal yan koltukta kitabını okuyan kadını seyredip gelecek üzerine bir şeyler düşünüyorsun.

BİR DOĞA HARİKASI: MAUI

Eğer Hawaii'ye gitmeyi planlıyorsanız, bunu bir kaç günlük bir California gezisi ile birleştirebilirsiniz. Böylece hem yolculuğunuz daha az yorucu olur, hem de tek seferde iki geziyi birlikte aradan çıkarabilirsiniz.

KATPATUKA, KAPADOKYA, KHEPAT-UKH

Üç şeritli Kayseri-Avanos otobanının kırsal manzarası eşliğinde 90 dakikalık dinlendirici rotayı takip edip nihayetinde Kızılırmak Nehri'nin iki kıyısına kurulmuş tarihi kent Avanos`a vardık.

NARA'NIN GEYİKLERİ VE OTURAN BUDA

Japonya Nara'da tıpkı bir şarap tadım turu yapar gibi sake tadım turu yapabilirsiniz. Sake Nara'nın başkent olduğu süreçte ortaya çıkmış pirinç, su ve koji adı verilen bir tür mantardan yapılan alkollü bir içecek.

HAYAT NE TUHAF, UZAKLAR FİLAN

Olmadık bir yerde, olmadık bir anda karşıma çıkan bir paragrafın cazibesine kapılınca Nişanyan'la tanışıverdim bu yaz. Sıcak Bodrum günlerinin bir kısmında arkadaşlık ediyor bana şu an hapiste olan bu bilge adam.

FOÇA'DA BIRAKTIM RUHUMU

Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular - Heredot. Foça için söylenmiş bu sözler. Benimse çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı.

SVALBARD: KUZEY KUTBU'NA BEŞ KALA

Kuzey ne demek? En fazla ne kadar kuzeye gidebilir insan? Peki en fazla ne kadar kuzeyde sürekli yaşayabilir? Peki ne sebeple?

BULALIM O TRENİ, THEO !

Önümde kıpırtısız yatan su aralanıyor. Angelopoulos üzerindeki damlaları elleriyle silkeleyerek ve hafif yalpalayarak denizden çıkıyor. Yanıma geliyor, “Bonjour Özgün!” diyor

KUZEY PASİFİK'İN ASYALI KENTİ: VANCOUVER - 1

Dünyanın en yaşanılası şehirleri listesinde her yıl ilk beşte, Viyana, Zürih ve Melbourne ile yer alan Vancouver, aynı gün içinde kayak, snowboard ve sörf yapabileceğiniz bir şehir.

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ

Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı.

PRAG - HAVANA: CHE GUEVARA'NIN GÜNLÜĞÜ

Mösyö D. ile iki ay öncesinden hayal ettiğimiz gibi sözümüze sadık kalıp 1 Mayıs coşkusunu yerinde yaşamak için kolları sıvadık. Montreal`de Nisan sonunda hava 11 santigrat dereceydi.

DÜŞLERİMDEKİ KAFEYİ NEREDE BULDUM?

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız.

UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN ADASI

Bozcaada, kendine özgü mimarisi ve doğasıyla çok renkli bir yaşam alanı. Kışın çok sakin, sadece yazın hareketli ve bereketli…

PUSLU KULELER KENTİ

Prag'a yolum tekrar düşer mi bilmem. Düşerse mutlu olurum ama. Hele de duvardaki tablodan fırlamış gibi duran soğuk, karlı ve puslu bir kış günü düşerse... Ne güzel olur!

BARBADOS SOKAKLARI

Hemen plaja indik, bu manzara insanı deli eder. Ağacın gölgesine uzandık ve sanki mavinin tüm tonları denizden göğe kadar karşımızda. Kum yumuşak, deniz ılık, dalgalar narince sallıyor bizi.

KAR ÜLKESİNİN BAŞKENTİ: OTTAWA

Ottawa'nın en sevdiğimiz özelliklerinden biri ise doğa ile iç içe olması. Şehir merkezinde bir sürü park yer alıyor. Oldukça sulak; içinden nehirler, kanallar geçiyor ve bir çok göl ve gölete sahip.

NAZIM, PRAG, HAVANA

Prag, her daim sokaklarında kaybolunası şehir. Diğer adları ile "Masal Şehri", "Avrupa'nın Kalbi", "Altın Şehir", "Şehirlerin Anası".

GEÇMİŞE YOLCULUK: ZEYTİN KOKULU KAZ DAĞLARI

Bir Richard Bach kitabındayım sanki. Pervanesi her an duracakmış gibi homurdanarak çalışan biplanımla California çayırlarının üzerinden uçacağım.

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum.

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN

Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.

5 Ekim 2015 Pazartesi

SEN BİZİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUNUZ ACABA?


Kimse fark etmese de ayakta zor duruyorum. Garajİstanbul'da, sağa sola dağılmış, kalabalık denilemeyecek bir izleyici kitlesinin içinde  tek başımayım. Yıllardan 2013. Yanılmıyorsam Mayıs. Sahnede Hüsnü Arkan var. Salonda "Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan / Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan" gibi bir takım Tarancı dizeleri yankılanıyor. İnsanın içi acımaz mı? Benim biraz acıyor.

Tam o sırada daha fazla zurna olan bir ben daha az zurna olan bir diğer ben'e sokulup şöyle diyor: "Şşt! Bana bak! Bunlar senin insanların. Bu senin yalnızlığın. Bak işte, iyi bak, bu ülkenin içinde hep bunlar var. Bırakıp da nereye gideceksin?"

Hemen sonra bir diğeri lafa karışıyor: "Martaval okuma lan. Sus da şarkıyı dinleyelim"

Sonra bir diğeri... "Hakikaten yahu, hadi, doğru Beşiktaş'a..."

Curcunayı duyan geliyor. Biri "Siktir edin oğlum Beşiktaş'ı, Çapa'ya gidelim" diye akıl veriyor; beriki "Var ya, şu an sarhoşuz, aslında böyle bişey yok" diye isyan ediyor.

Sonra kadehler tokuşuyor.

"Hüsnü Arkan'a!"
"Hüsnü Arkan'a!"
"Hüjjnü.. Erkan'ağ!"

Yanımızdan geçen biri hafifçe omzumuza çarpıyor. Olduğumuz yerde sallanıyoruz. Görmüyor musun lan yanımızdan geçen kişi? Zurnayız biz. Tam hep birlikte yere yapışacakken "Bana tutunuuun!" diyor içimizden biri, ona tutunuyoruz. Düşmüyoruz.

Dışarı çıktığımızda yavaş yavaş ardımızda kalıp soluklaşıyor Hüsnüsel notalar.

"Oğlum, acaba deli miyiz biz?"
"Kaç para var lan cebinde?"
"Dolmuşla mı gidicez?"
"Sekiz kişilik diil miydi onlar?"
"Bojveriiin, ben ayakta giderim"
"Al getiiir, Bejik-taş-taaan"

Hayatımızla ilgili önemli kararlar almanın eşiğindeyiz ve kol kola, kahkahalarla, arada dengemizi kaybedip sonra yeniden bularak Beşiktaş dolmuşuna yürüyor, "Ne güzel şarkı çiziktiriyor lan bu Hüsnü" diye düşünüyoruz.

Belki de yokuz. Hiç bilemem. Ama yahu sanki sekiz, hatta sanki, yüz on sekiz kişiyiz.

Özgün,
Eylül 2015


12 Eylül 2015 Cumartesi

AVUSTRALYA’DA “PERİ PENGUENLERİ” KAZANDI!


Türkiye’nin en köklü çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul’un 10. senesi onuruna Londra’da gerçekleştirdiğimiz davet sonrası, İstanbul’a dönmek üzere yola koyulduk. Haziran ayı malum uçaklar peş peşe havalanıyor, rötarlar,uçak içinde beklemeler. E biz de bu yoğunluktan nasibimizi aldık tabi.

Türk Hava Yolları’nın İstanbul uçağının içinde, kemerler takılı, bir saatten fazla uslu uslu kalkışı bekledikten sonra nihayet o büyük an geldi ve havalandık. Bir de tabi havada geçecek olan saatler var.

Malum yol 3 saat 15 dakika. Her zaman yaptığım gibi, ortasında uyusam da üzülmeyeceğim bir film açtım ve yarı uyur yarı izler filmi bitirdim. Sonra da umutsuzca biz yolculara sunulan ıvır zıvırlar arasında dolaşmaya başladım. Elimde kumanda, oraya gir buradan çık, o açıldı, bu açılmadı derken, kendimi Avustralya’yı konu alan bir belgeseli izlerken buldum. Dakikalar içinde belgesel git gide daha da ilginç bir hal almaya başladı. Avrupa’ya senede en az 10 kez seyahat eden biri için Avrupa'nın yakınlık ve konforuna alışmışken, açıkçası Avustralya biraz uzak ve zor görünüyor. Özellikle de doğası, coğrafi görünüm ve özellikleri bana çok yabancı, hiç bilmediğim bir dünya. Her şeyi ile başka bir gezegen sanki.

Dediğim gibi belgesel ilerledikçe konular ilginçleşmeye başladı. Özellikle okyanusun öfkeyle kabardığı bir gün dalış için çocukluğundan beri gittiği Viktoria Portsea yakınlarındaki Cheviot sahiline giden ve bir daha geri dönmeyen Avustralya'nın 17. Başbakanı Harold Holt'un hikayesinidinledikten sonra, Avustralya'lıların da çok farklı coğrafyalarda ve iklimlerde olmalarına rağmen Yunanlılar gibi su ve deniz insanı olduklarına karar verdim.

Geleneksel usülde Türk yemeği sunan restoranlarda, tereyağ ve peynirle birlikte önden gelen kabarık, içi boş, sıcak bir pideye benzeyen ve kimselerin kolay kolay ulaşamadığı Kafatası Adası'nda yaşayan ve artık evrile evrile yeni bir tür halini alan kertenkelelerden sonra Melbourne’e 1,5 saat mesafede bulunan Phillip Adası'na geldik...

Phillip Adası'nın hikayesi beni durup dururken hiç beklemediğim şekilde etkiledi. Hikaye tüm ülkelerin Çevre Bakanlıkları'nın ders alması gereken türden. Hatta bu bakanlıklarda bulunanların, politikacıdan önce "insan" olduklarını hatırlayıp insanlık dersi çıkarabilmeleri için müthiş bir fırsat.

Hikaye şöyle başlıyor...

Avrupalılar buraya ilk ayak bastıklarında sene 1798. Ada’da o sırada Aborijin, Bunurong halkı yaşıyor. Avrupalıların adaya taşıdıkları türlü türlü mikroba karşı bağışıklığı olmayan bu naif halk, trajik bir biçimde yok olmaya başlıyor. Sağ kalanlar da zamanla adayı terk ediyor. Geriye, evvelden beri birlikte yaşadıkları ve adanın aslında gerçek sahibi olan "Küçük Penguenler" kalıyor. “Küçük Penguenler”, ya da bilinen bir diğer adıyla "Peri Penguenleri" penguen türünün en küçükleri. Boyları 33cm’yi geçmiyor.

Avustralya'nın yeni sahipleri olan Avrupalılar, zamanla Phillip Adası'nda tarım ve turizmle uğraşmaya başlıyor. İşler iyi gittikçe de çoğalıyorlar. Penguenler ise ezelden beri yaptıkları gibi, sabah okyanusa açılıyor, gece ise toplu halde evlerine dönüp yavrularını besliyorlar. Fakat zamanla, gece döndükleri evlerinin yerinde insanların evlerini ve arabalarını buluyorlar. Yine de Tanrı'nın kendileri için belirlediği döngü içerisinde gide gele yaşamaya devam ediyorlar. Fakat bu bazılarının hoşuna gitmiyor...

Adanın yeni sahipleri, kadim sahiplerinin, evlerinin yakınına yuva yapmalarından, bahçelerindeki kutu benzeri eşyalara yumurtlamalarından, geceden sabaha, durmadan bağırmalarından rahatsız olmaya başlıyor. Bu rahatsızlık zamanla nefrete dönüşüyor ve adanın yeni halkı penguenlerden kurtulmaya karar veriyor. Bir soykırım başlıyor. Gözü dönmüş insanlar bir seferde arabayla ne kadar çok penguen ezebileceklerini sınıyorlar.

Ve nihayet bir gün Avustralya'nın iyi insanları harekete geçiyor...

Gözünü kan bürümüş insanoğlu karşısında kendilerini koruyacak kimsecikleri olmayan Peri Penguenlerine Avustralya Devleti sahip çıkıyor. Victoria Hükümeti, 1970’lerde başlayıp, 1989 enesine kadar, penguenlerin yaşadığı Summerlands’de bulunan tüm evleri ve arsaları insanlardan satın alıyor ve topraklarını kadim sahiplerine, Peri Penguenleri’ne geri veriyor. Bölge “Phillip Adası Doğa Park”ına teslim ediliyor.

Bugün Phillip Adası'na her yıl 3 milyon turist, bu güzelim canlıların, her gece bir şölene dönüşen geçişini izlemek için akın ediyor. Penguenler son derece kendinden emin, minik minik koşarak plajı aşıp, yuvalarına ulaşıyor. İnsanlar da bu binlerce yıllık gösteriyi, plaja yerleştirilmiş sıralara oturmuş, adeta büyülenmiş izliyor. Doğal yaşamı korumanın, Avustralya turizmine, dolayısıyla da, ekonomisine katkısı inanılmaz boyutlarda.

Doğaya ve sanata önem vermeyen toplumlar ve onların seçtikleri hükümetler, bir gün gittiklerinde, kendilerinden geriye hiç bir şey kalmayacağını bilmeliler.

Doğasına ve hayvanlarına sahip çıkmayan, asıl zenginliklerinin bunlar olduğunu göremeyen ülkeler, hem ellerindekini kaybediyorlar hem de kültür üretemiyorlar. Çünkü bugün artık sahip çıktığın ve üretmeye devam ettiğin “kültürün” kadar varsın. Sanatın, doğan, hayvanların yoksa sen de yoksun. Umarım çok geç olmadan bizde de bu doğa bilinci ve sevgisi yerleşir ve adımlar bu süzgeçten geçerek atılır.

Itır Lir Tan
Sanat Tarihçi, Müzeci

10 Eylül 2015 Perşembe

YAKAMOZU YAKALAMAK


(...)

Ege Denizi bu, efendi deniz 
Seslenmiyor 
Derken bir de dibe dalayım diyorsun 
İçine doğdu belki de 
İşte çil çil koşuşan balıklar 
Lapinalar gümüşler var ya 
Eylim eylim salınan yosunlar 
Onların arasında bulacaksın beni 

Can Yücel, “Buluşmak Üzere”



“Benzin tankerinin içine mi?”

“İçine. O kokuyu ciğerlerimize doldurarak hem de”

“Ve karanlığı?”

“Karanlığı değil, ölüm karanlığını”

“Sen, karın ve bir yaşındaki kızın?”

“Ben, karım ve bir yaşındaki kızım”

Hikayesini ilk kez dinlediğim on yıllık dostumdan bir dakika beklemesini rica edip mutfağa gidiyorum. Duyacaklarım ocaktaki kahve de dahil olmak üzere çevremdeki her şeyi unutturacak bana, belli ki. Cezvedeki kahve kaynamadan hemen önce kaşıkla üzerindeki tabakayı alıp özenle fincanların içine yerleştiriyorum. Öyle yoğun bir köpük yaratmak istiyorum ki içine dalmak üzere olduğumuz geçmişi alsın, yutsun, yoğunluğunda eritsin…

Sabah, çalan telefon bütün keyfimi kaçırdığında halihazırda uyanmış ancak henüz yataktan çıkmamıştım. Güne epeydir görüşmediğim arkadaşımın hüzünlü sesiyle başladım: 

“Çocuğun fotoğrafı gözümün önünden gitmiyor.”

“Sana da günaydın. Ne fotoğrafı? Hangi çocuk? Ne diyorsun sabah sabah allah aşkına?”

“Türkiye’deki çocuğu diyorum. Yazın senin gittiğin şehrin ismi neydi, orada. Sahile vurmuş.”

Hiçbir şeyden haberim yoktu. Bilgisayarımı açar açmaz karşımda buldum Suriyeli Alan Kurdi’nin* minicik bedeninin fotoğrafını. Ayakkabıları hala ayağında. Yerde yatıyor, yüzü kuma gömülü. Sanki oraya yığılmadan önce ayağa kalkmış, yüzünü Ege’ye dönmüş, kendisine bunu reva gören suya son kez bakmış gibi. Sanki son bir güçle uzanmış, mavi şortunun ceplerini tıka basa yakamozla doldurmuş gibi. Minik çocuk, minicik çocuk. Sanki ölmemiş gibi.

Fotoğrafa bakarken hareket edemez oldum. Bodrum’un sabah kokusu doldu odama, sonra, Ege’nin yumuşacık rengi, dokunuşu. “Ne yaptın sen?” diye sayıkladım oturduğum yerde, “Ne yaptın sen Ege?”

Kahveyi usulca fincanlara dolduruyorum. Köpük, elbette, hiç de istediğim gibi olmuyor. “Zaten ne zaman oldu ki?” diye mırıldanıyor, elimde iki kahve fincanıyla balkona dönüyorum. Arkadaşımı sokaktan annesiyle birlikte geçen bir Arap çocukla şakalaşırken buluyorum. Arapça konuşurken söylediklerini anlamıyorum. Bu anı kendi çocukluğumdan kimi karelerle birleştirip “Düğüne mi delikanlı, bu ne yakışıklılık?” dediğini düşünüp gülümsüyorum. Konumuza dönmeden önce çocuğun bize fırlattığı utangaç ama meraklı bakışları ve sonrasında atlayıp zıplayarak gidişini izliyoruz beraberce.

“Sonra ne oldu? Buradan çıkamayacağız diye düşünmediniz mi?”

“Düşünmedik. Daha doğrusu düşünmemeye çalıştık. Bütün sonuçları göze almıştık. Ülkemizde kalsak bizi yaşatmayacaklardı. Bizler, akıl almaz bir diktatörün ortalığa kan saçtığı Bağdat’ta yaşama tutunmaya çalışan, tüm dünya sanatçıları gibi kendimizi var edip büyütmeye, yeni, özgür ve eleştirel eserler vermeye çalışan iki genç sinemacıydık. Ve üstelik yönetimin sevmediği, hem de hiç sevmediği filmler yapmıştık.”

“O tankerle nereye gittiniz?”

“Ürdün’e geçtik. İlk ve en tehlikeli adım buydu. Tankerin şoförü kapağı kaldırıp bizi gün ışığıyla buluşturduğunda ve ‘gözünüz aydın’ dediğinde yeniden doğmuş gibi olduk. Ben otuz yaşındaydım. Karım yirmi altı yaşında, kızım Adiba ise henüz bir yaşındaydı. Birbirimizden güç alıp tankerin içinden çıkarken karım ve ben hem hayatımızda açmakta olduğumuz yeni bir sayfanın mutluluğunu hem de önümüzdeki belirsizliğin yarattığı gerginliği duyuyor, korktuğumuzu hissetmesin diye de Adiba’nın elini daha sıkı tutuyorduk.”

“İlk aşama bitmişti ama daha önünüzde zorlu bir yol vardı, öyle değil mi?”

“O tankerin içinde geçirdiğimiz saatleri aratacak cinsen hem de.”

Onu dinlerken kenarları kırışmış gözlerine, kavruk yüzüne dikkatle bakıyorum. Hayatın aslında ne kadar adaletsiz olduğunu, gözlerimizi açtığımız andan itibaren göreceğimiz, duyacağımız, tadacağımız her şeyin, her mutluluğun, her aşkın, her acının sınırlarının aslında nasıl da kesin çizgilerle belirlenmiş olduğunu düşünüyorum. Öyle güçlü çizgiler ki bunlar, üzerlerinden atlayıp öte yana geçmek, başka bir coğrafyadaki başka çizgilerin içine atlayabilmek hiç de kolay değil.

Patlayan silahlardan ve dev acılardan soyutlanmış, sanki duvarlarının hemen ötesinde insanlar ağlamıyormuş gibi kendi huzurlu gerçekliğini yaratmış bir sinema salonunda olduğumu hayal ediyorum. Perdeden yansıyan, bahçesi yemyeşil ve içinde neşeli insanların olduğu eve doğru bütün hızımla, yanıma karımı ve minicik kızımı alıp koştuğumu, biri ansızın beni yere sermeden, boğazıma sarılmadan önce dev perdedeki o hayale ulaşmaya çalıştığımı düşlüyorum. Oraya varabilirsem eğer, yepyeni bir hayata başlamak için tüm varım, tüm beynim, tüm sevgimle ve karımın ve çocuğumun ellerini sıkı sıkı kavrayıp sıktığım avuç içlerimle o hayale doğru atılacak, perdedeki görüntünün içine girmeye çalışacağım. Hayatın beni içine hapsettiği çizgileri işte böylesine büyük bir inanç ve incecik ışık tabakasıyla kaplı umutsuzluğum ile aşmayı deneyeceğim. Ve en önemlisi de, “Sakın merak etmeyin” diyeceğim yanımdakilere, “başaracağız, siz yeter ki bana güvenin.”

Dikkatimi yeniden karşımda oturan arkadaşıma yoğunlaştırdığımda dalıp gitmiş halime gülerek baktığını, “Heey, n’oodu nerelere gittin, Erdugan?” dediğini duyuyorum. Bana takılmak, beni kızdırmak istediği zaman böyle hitap eder eskiden beri.

“Sence ceplerine yakamoz mu dolduruyordu?” diye soruyorum.

“Kim?”

“Alan”

“Sence yakamoz görmüş müdür o hiç ömründe?”

“Bilmem, Bodrum koylarında hiç de az rastlanır bir şey değil.”

“Onu bilemiyorum ama eminim, tıpkı benim Adiba’nın elini tuttuğum gibi sımsıkı tutmuştur babası onun minik ellerini.”

“O da tıpkı Adiba’nın sana güvendiği gibi, koşulsuz güvenmiştir babasına.”



* * *

- Baba, şu denizin üzerindeki ışıkları görüyor musun?
- Oğlum dur şimdi, gel, atla şuraya. Annenin yanına otur.
- Bakın! İşte tam şurada. Bazen azalıp bazen artıyorlar.
- Oğlum sıkı tutun. Sakın elimi bırakma. Abinin elini tut öbür elinle de.
- Tutabilir miyiz onları baba?
- Neyi Alan’cım?
- Şu ışıkları! Dinlemiyorsun beni!
- Oğlum kayığa bindik ya, şimdi yanlarına gidip yakından bakacağız.
- Yanlarına mı?!
- Tabi ya, niye geldik sanıyorsun buraya?
- Çok kalabalık oldu baba, göremiyorum.
- İyi tutun oğlum. Sakın elimi bırakma…

* * *

“Eee, sonra?”

“Nerede kalmıştım?”

“Ürdün”

“Sonrası işte Ürdün’de mülteci kamplarında, tam anlamıyla sefalet içinde geçen üç sene.”

“Ne yaptınız, ne yediniz, ne içtiniz?”

“Üç beş kuruşa geçici işler tuttum, karım kızıma bakarken. Tiyatro da yaptık! Gönüllü olarak tiyatro topluluklarına katıldık, sokaklarda, sahnelerde oyunlar oynadık. Her şeye rağmen, içinde bulunduğumuz sefalete ve tünelin ucunda yanan ışığın cılızlığına rağmen pes etmedik. Ancak bunu abartmaya, romantikleştirmeye gerek yok, insan çukurun dibine düşünce çelik gibi güçleniyor.”

“Ya aileniz? Nasıl haberleştiniz? Sizi merak ettiler mi?”

“O zamanlar bugünkü gibi yaygın internet kullanımı yoktu. Vardıktan bir süre sonra sınırı sürekli geçip duran birileri aracılığı ile haber gönderdik, ölmedik, hayattayız, iyiyiz dedik. Haber ulaştı mı, ulaşmadı mı, tabi o dönem emin olamadık.”

“Özlediniz mi onları?”

Ortadoğunun, o derin coğrafyanın, batı toplumlarında kolayca gözlenemeyen kendine has bir özelliği var. Kimi duygular daha özgür, daha engelsiz dökülüyor ağızlardan, gözlerden. Sorumun üzerine önce kısık gözleri buğulanıyor, gözbebeklerini çevreleyen beyaz renk yerini kırmızıya bırakıyor. “Özlemez olur muyuz?” diyor, “Hiç anne ve baba özlenmez mi? Üstelik bir daha göremeyeceğini bildiğin zaman.”

“Neden Ürdün’e gittiniz peki? Neden yaptığınız işlem her ne idiyse onu kendi ülkenizdeyken yapmadınız?”

“Çünkü Birleşmiş Milletler bir kişiyi mülteci olarak tanımlamak için o kişinin kendi ülkesinden çıkmış olmasını, başka bir ülke sınırları içindeyken artık geri dönemeyeceğini, dönerse hayatının tehlikeye gireceğini belirtmesini şart koşuyor.”

“Yani o tehlikeli tanker yolcuğunun sebebi bu muydu?”

“Evet, öyle.”

“Ve elbette, Alan’ın başına gelenlerin de sebebi de.”

“Kısmen, evet.”

“Oysa o, o kayığa yakamozlara bakmak için bindiğini sanıyordu… Peki, sonra ne oldu?”

“Ürdün’e geçip başvuru yapınca bize ‘bekleyin’ dediler, biz de bekledik. Önceden ne zaman sona ereceğini bilmediğimiz bir süreçti bu. Tam üç sene sonra bize birkaç ülkelik bir listeyle geldiler. Kanada, Avustralya, İsveç ve birkaç diğer Avrupa ülkesi. Hangisini istiyorsunuz diye sordular. Avustralya çok uzak diye düşündük. Avrupa’da yaşayan akrabalarımız vardı ama eğer orayı seçersek sürenin uzayacağını, Kanada’yı seçersek ise transfer işleminin derhal yapılacağını söylediler.”

“Mutluluktan havaya uçmuşsunuzdur.”

“Çok yorgun ve bitkindik. Havaya filan uçacak halimiz yoktu. Ama elbette, sona yaklaşmanın verdiği rahatlıkla geleceği biraz daha kolay hayal edebilmeye başlamıştık. Sevdiği onca kişi geride, korkunç bir şiddet sarmalının içinde hayata tutunmaya çalışırken insan kendi canını kurtardığına sevinemiyor.”

Şimdi hayatın içinde büyük bir coşkuyla yer alan, herkes tarafından sevilen, içinde yaşadığımız ülkenin rengarenk mozaiğinde değerli bir parça olarak sapasağlam duran arkadaşım ve ailesi, demek o sinema salonundaki beyaz perdeye doğru öyle büyük bir inançla koşmuşlardı ki, şansın da yardımıyla, o dev hayalin içine girmeyi başarmışlardı. Perdedeki evin bahçesine düşmemişlerdi belki, kendilerini soğuk Toronto’da karanlık bir otel odasına bulmuşlardı. Ama çizgileri yenmiş, onları ezip geçmişlerdi işte. Bundan sonrası hala zordu, yine de, yolun büyük kısmı geride kalmıştı. Şimdi fark ediyorum ki, o perdeden yansıdığını hayal ettiğim ev aslında arkadaşımın bugün ailesiyle birlikte içinde yaşadığı, yemyeşil bahçeli, huzurlu evin ta kendisi. Onun adına bir kez daha mutlu oluyor, soruyorum:

“Ee, ne yaptınız uçaktan inince?”

“Günlerdir uyumamıştık, yorgunluktan bitkin haldeydik. İlk hatırladığım şey terminale girince bir sigara yaktığım ve bir anda pek çok polis memurunun başıma üşüştüğü. Bana bir şeyler söylüyorlardı ama tek kelimesini anlamıyordum. Bu yeni ülkenin hiçbir şeyini bilmediğim gibi, dilini de konuşmuyordum. Elleriyle ‘hayır, olmaz’ anlamına gelen işaretler yapıyorlardı. Anladım ki içeride sigara içmeme kızıyorlar, dışarıyı işaret ediyorlar. Peki deyip hızlıca dışarı çıktım. Üzerimde ne mont var ne başka kışlık bir şey. Hava eksi otuz derece. Sigara içmek şöyle dursun, nefes almak olanaksız. Dışarı çıkmamla içeri girmem bir oldu. Karımı buldum, ‘Dön dön, haydi, geri dön. Gidiyoruz, burada yaşanmaz’ dedim.”

O bir sinemacı, bir oyuncu. Anlatırken o günlere gidiyor, yeniden o hatıraları yaşıyor. Karşımda ayağa fırlayıp önce bir insan kaçakçısı, sonra bir polis memuru, sonra da dünyanın en şaşkın, en çaresiz bakışlarını gözlerine yerleştirip buraya geldiği gün havaalanındaki kendisi oluyor. Dilini bilmediği, kutup soğuğu ile kuşatılmış, doğduğu topraklardan binlerce kilometre uzak bir memlekette yorgunluktan bayılmak üzereyken polise söylemeye çalıştığı şeyleri, çırpınışlarını, o sigaranın dumanını havaalanının içinde nasıl da keyifle üflediğini anlatıp, o anları bir bir canlandırıyor.

“Bir kahve daha içer miyiz?”

“İçeriz be Erdugan, içeriz. Bir gün de arak alalım bizim arka bahçede içelim. Bizim oraların rakısına arak denir. Hatta yahu bir de pavyona gidelim, dansözler mansözler, evini özlemişsindir” diyor. Gülüyoruz.

“Şimdi mutlu musun peki?” diye soruyorum.

Sessizlik oluyor. Sanki sokaktan biri geçiyormuş da yanıt vermeden önce onun gitmesini bekliyormuş gibi bakışlarını uzaklara dikip öylece duruyor. Neden sonra “Şimdi evime dönsem, annem ve babam sağ olsalar, bir dükkan açıp başında otursam, onlarla birlikte, oralarda yaşasam… mutlu olurdum.” diyor. Az önceki neşesi yok olup, istese bal gibi saklayabileceği gözyaşları kavruk yanaklarından sessizce süzülürken “aslında Kürt bölgesi, Erbil, şu ara epey güvenli” diye sessizce ekliyor.

Henüz ben bir şey söylememişken yine kendisi veriyor duymak istemediği yanıtı:

“Hayır, benim gidebileceğim bir ülkem yok. Benim gidip güvenle sokaklarında dolaşıp anılarımı kovalayacağım, sevdiğim genç kızların hayallerini anımsayıp tatlı rüyalara dalacağım, senin yaptığın gibi şairlerin dizelerini kendime rehber edip şehir şehir dolaşacağım bir yerim yok. Ben artık sadece buralıyım. Evim, geleceğim, her şeyim, çocuklarım burada. Irak, yok.”

Benim de gözlerim doluyor. Bu ne yaman bir çelişki, diye düşünüyorum. Bu nasıl güçlü bir yol kavşağı ki insanın yaşamını ortadan ikiye bölüp iki yana fırlatıyor. Köklerinden kopmak, –tercihen ya da mecburen– eskiden içinde var olduğun uzamın artık bir parçası olmamak ne kadar korkunç ama aynı zamanda ne kadar da gerçek bir şey.

“Alan’ın” diyorum, “ailesi buraya, Kanada’ya gelmeye çalışıyormuş.”

“Biliyorum. Ah, aklımdan çıkmıyor! Gelebilseydi, tıpkı Adiba gibi, hayatına yepyeni bir gerçeklik içinde başlayacaktı. Onu geçmişe bağlayan, habire boynundan çekiştirip duran bir geçmişi de olmayacaktı üstelik. O kadar küçük ki. Onun için tüm dünya, geçmiş ve gelecek Vancouver’daki evlerinin bahçesinden ibaret olacaktı.”

“Çocuklar için ne kadar kolay değil mi büyük değişimlere uyum sağlamak? Kökleri yok! Nereye koyarsan oralı oluyorlar.”

“Eğer yolda ölmezlerse, evet…”

Çocukların kökleri olmadığını düşününce, devrimden sonra kaçan pek çok aydının aksine ülkesinde kalmayı seçen İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin seneler önce İstanbul’da okuduğum ve bir daha hiç aklımdan çıkmayan cümleleri gelip vuruyor belleğimin yüzeyine. Şöyle diyor Kiyarüstemi:

“Eğer bir ağacı kök saldığı yerden ayırır bir başka yere götürürseniz artık meyve vermez olur. Verse bile eskisi kadar güzel olmaz. Eğer ülkemi terk etseydim işte ben de o ağaç gibi olurdum.”

Kendisini Kiyarüstemi ile fazlaca özdeşleştirip daha çok üzüleceğini düşünerek onunkileri değil ama Ara Güler’in cümlelerini aktarıyorum arkadaşıma. Güler’in 2011’de güneşli bir İstanbul gününde Beyoğlu’da buluştuğumuz zaman söyledikleri tıpkı Kiyarüstemi’ninkiler gibi hep hatırımda kalacak:

“Beyoğlu neden benim içim mühimdir biliyor musun? Çünkü bütün sokaklarında bir espri buluyorum yürürken. Biliyorum ki gençliğimde şu sokaktan geçerken şu pencerede sarışın bir Rum kızı vardı. Başka bir sokakta köşeyi dönerken, orada biriyle kavga etmiştim. Yahut da ilk kızı şu sokakta öpmüştüm. Bunlar insanlar için mühim şeylerdir. İnsanlar hatıraları için vardır, hatıraları için yaşarlar. Bir şehirli olmak için o şehrin içinde hatıralarının var olması gerekir. Yoksa niye yaşıyorsun? Ben gidiyorum Fransa gibi yere, New York gibi yere gidiyorum, orada bir müddet sonra canım sıkılıyor. Çünkü ben buranın çocuğuyum. Anladın mı? Burası benim için odur. Benim için memleket bu demektir…

Yirmibirinci asırın başında gördüklerimi de söyleyeyim, boşluğa doğru gidiyoruz. Yani hiçbir şey olmamaya doğru hedef almaktayız. Beyoğlu Beyoğlu olacaktır ama o tadını aldığımız Beyoğlu olmayacaktır. İstanbul yine İstanbul olacaktır fakat bizim bildiğimiz, yaşadığımız, kokusunu aldığımız, sevgililerimizi öptüğümüz köşeler kalmayacaktır. Onlar zamanla eskiyecek ve kaybolacaktır, zaten gerçek de budur.”

Gülümsüyor arkadaşım. “Bağdat Bağdat olacaktır ama o kokusunu aldığımız köşeler kalmayacaktır” diyor. “Zaten taş üstünde taş kalmadı… Haydi kalk, Erdugan! Kahvelerimizi dışarıda içelim.”

Rüzgar esiyor. Sonra bir kaç kuş ötüyor. Suriye’den kaçıp güvenli bir hayata ulaşmaya çalışan göçmenler Bodrum’da, Midilli’de, Kos’ta ve daha pek çok Avrupa kentinde sefalet içinde çırpınır; minik Alan ve ağabeyi Galib ceplerine doldurdukları yakamozları kuma boşaltıp Ege’nin kim bilir hangi sahilinde oyunlar oynarlarken hayat, hayatımız, işte böyle akıp gidiyor.

Özgün Ulusoy,
08 Eylül 2015




* Üç yaşındaki Suriyeli Alan Kurdi, annesi, babası ve ağabeyi ile birlikte 2 Eylül 2015 günü sabaha karşı Bodrum’dan Yunanistan’a geçmeye çalışan mültecileri taşıyan plastik bir bota bindi. Alan, ağabeyi Galib ve anneleri alabora olan botun batması sonucu Ege Denizi’nin karanlık sularında, Bodrum’dan sadece birkaç yüz metre açıkta yaşamlarını yitirdiler. Ertesi sabah minik Alan’ın cansız bedeni, Bodrum’da sahile vurmuş olarak bulundu. 

Alan’ın ve ağabeyi Galib’in isimleri Türk resmi makamlarının dikkatsizliği sonucu kayıtlara Aylan ve Galip olarak girmiş, tüm dünyaya onları bu şekilde tanımıştı. Ancak Alan’ın Vancouver’da yaşayan halası Tima Kurdi gazetecilere yaptığı açıklamada yeğeninin isminin Aylan değil Alan, ağabeyinin isminin de Galip değil Galib olduğunu, bu hatanın düzeltilerek çocukların anısına saygı gösterilmesi gerektiğini söyledi. Öyle olmadı. Minik çocukların isimleri dünya çapındaki yayın organları tarafından Aylan ve Galip olarak anılmayı sürdürdü.


http://www.cbc.ca/news/canada/british-columbia/syria-migrants-canada-drowned-migrants-1.3213772


“Stories that appeared earlier Thursday published different versions of the boys' names. Tima Kurdi said the Turkish government misspelled them. Alan and Galib are the correct spellings.”


7 Temmuz 2015 Salı

GÖRKEMLİ BUZ YOLU GEZİSİ

Zamanda yolculuk yapabileceğiniz en keyifli rotalardan biri Unesco Dünya Doğal Kültür Miras Listesi'nde bulunan Kanada Rocky Dağları'na giden yol üzerinde, Jasper ve Banff ulusal parklarını birbirine bağlayan ve Alberta eyaletinin 93 nolu otabanı olarak da bilinen "The Icefields Parkway" rotası.


22 Haziran 2015 Pazartesi

ŞİİRİ GÖRMEK


Şu hayatın pek acayip bir yer olduğunu bir zaman her an yanında olmak için can attığım kız gözlerini devirip “ay ben şiirden nefret ederim” dediğinde anlamıştım. Benim için bu, birinin çıkıp da “ay ben ağaçtan nefret ederim” demesi gibiydi. Kızcağız farkında bile olmadan içimde devasa bir oyuk açmış, ömrüm boyunca ellerimi sıkıca kavrayacak en yakın dostumu, yalnızlığımı yaka paça tutup önüme fırlatmıştı: “Al, tanışın. Hadi bakalım!”.

12 Haziran 2015 Cuma

AMAZON'DA BİR HAFTA



Yıllardır hayalini kurduğumuz 'Amazon Ormanları'nda bir serüven yaşayabilmek için sonunda yağmur ormanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapan Brezilya'ya gidebildik. Yeryüzünün bu en büyük ormanının bir yarısı Brezilya'da diğer yarısı ise komşu 8 ülke Peru, Venezuela, Ekvador, Kolombiya, Bolivya, Guyana, Surinam ve Fransız Guyanası arasında paylaşılıyor.

8 Mayıs 2015 Cuma

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!


“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş – on dakika sonra ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

Yusuf Atılgan – “Aylak Adam”


Yarım saat kaldı. Şunu da halledip kalkayım. Ne halletmesi? Bir öncekini 20 dakikada bitirdiğimi unuttum mu? Geç kalacağım. Hızlıca yapsam? Hemen başlasam? Delirdim herhalde, yine evden koşarak, telaş içinde mi çıkmak istiyorum? Kendime üç beş dakika sakince yürüme fırsatı vermeden, çevreme bakmadan, öylesine uçar gibi mi gitmek istiyorum? Allah allah, sakin sakin yürümekmiş, yürüyeceğim de ne olacak, akşama kadar yürümedim mi, başım göğe mi erdi? Biraz daha düşünürsem zaten hiçbir şeyin bir anlamı kalmayacak, çıkıyorum, haydi, düşeyim önüme.

Mont alsam mı, almasam mı... Ocak açık değil, değil mi? Açık demişken camı çerçeveyi açık bırakmayı düşünmüyorum herhalde. Hayır hava güzel de, böcek möcek girebilir. Ben evdeyken girmiyorlar çünkü.

Yahu aslında şu son parçayı da bitirip öyle çıksaydım. Veya aslında hiç gitmesem, oturup güzel güzel çalışsam. Hazır böyle tempolu çalışırken bölmesem. Yok hayır, saçmalıyorum. Hem daha önce de olmadı mı böyle, "Şimdi ne işim var o karanlık salonda" diye ayak sürüyerek her gidişimde başka bir adam olup çıkmadım mı dışarı? Çıktım. O zaman en iyisi şimdi keseyim sesimi. Asansör giriş katına gelmiş zaten, buradan geri dönersem deli derler adama.

Oh. Hava ne güzel. İnsanlar ne güzel. Bu sabah sinemanın önünden geçerken gördüm afişi, Hannah And Her Sisters yalnızca bir gün için gösterim programına alınmış. On yıl önce falan Bakırköy'de, bir tüp geçitteki tezgahtan aldığım CD sayesinde izlemiştim ilkin. Sonra izlemiş miydim bir daha? Anımsamıyorum. Filme dair parça parça bir şeyler var aklımda, birleşmiyorlar. Demek ki insan bir şeyi ne kadar beğense, onu ne kadar benimsese, ne kadar ona ait olduğunu hissetse de, zaman geçti mi lime lime oluyor her şey. Bir insanı sevince de böyle oluyor, bir filmi sevince de, bir şehri sevince de. Zaman en beklenmedik anda, üstelik de tüm hızıyla geçiverince her şey yok oluyor.

Kanıt mı istiyorum? İlkokul arkadaşlarımın seslerini düşüneyim. Varlar mı? Yoklar. En yakın arkadaşımınki bile mi? O bile. Sonra, sevdiğim kadınların gözleri, varlar mı? Yoklar. En çok sevdiklerim, bakmaya en çok utandıklarım da mı? Onlar da. Yani, korkunç bir var olmamışlık hali.

Ama Facebook? Bırakayım canım şimdi Facebook'u, insanoğlunun doğanın düzenine indirdiği en büyük darbe değil mi o? Yirmi yıldır görmediğim, hiçbir gerçek ortamı paylaşmadığım insanların cebimdeki ekrandan fırlayıp fırlayıp işime karışmalarından; değil kendilerinin, çocuklarının dahi az önce ne yediğini kulağıma fısıldamalarından daha büyük, daha korkunç bir olağan dışılık olabilir mi yeryüzünde? Göreyim bak, insanlığın sonu nükleer enerjiden, savaşlardan yahut sırrı çözülemeyen bir virüsten değil, tüm yaşamı arsızca ele geçirip kuralları yeniden yazmaya cüret eden bu acayip icatlardan olacak. Haydi canım ben de, ortalığı boş buldum, atıyorum. Yaşlanıyor muyum ne?

Şu yanım sıra yürüyen sarı saçlı minik çocuğa bakayım, ne şeker! Annesinin arkasından bağırıyor, "Unuttun beni burada anne!" diyor. Anladım çocuk, anladım seni. Anladım henüz yirmisindeki, bilemedim yirmi üçündeki gamsız annenle birlikte neden çıktığını karşıma. "Dün de yok, yarın da yok" diyorsun bana, "Tek bugün var!". Korkma, bırakmaz annen seni.

İşte sağımda semt kütüphanesi. Önündeki bank hep boş olur, kim beş metrekarelik minicik bir parkta üstelik kaldırımın ağzının içinde oturmak ister ki? Ama bugün biri oturuyor, karton bardakta büyük boy Tim Hortons kahvesini bankın üzerine, yanıbaşına yerleştirmiş. Diğer yanındaysa çalıştığı kitapçıya ait bir poşet duruyor. Kucağında eğreti duran çantasının ağzı açık, sigara paketini bulmuş, çantanın içindekileri yere dökmeden paketten bir sigara çıkarmaya çalışıyor. Ne kadar sakin. Şu an, yaşamının en huzurlu anlarından biri, besbelli.

Tanıyorum ben bu kadını, üç beş sene önce -şimdi hesap yapmak istemiyorum- çalıştığı dükkandan bir doğum günü hediyesi almıştık. Hatta sonra aramızda konuşmuş, "Ne kadar hayat doluydu şu kadın, öyle değil mi?" demiştik. Ne güzellerdi, iyi ki vardı böyle insanlar, bizi mutlu ediyorlardı. Gitsem şimdi, pat diye önünde dikilsem, "Ben" desem, "seni tanıyorum. Biz senden bir şeyler almıştık. Bir vakit önceydi, sorma ne zamandı, şimdi hesap yapmak istemiyorum. O gün bize çok iyi davranmıştın, güler yüzünle bizi mutlu etmiştin, bak hatırladım seni" desem. "Şimdi seni görünce gelip bunları söylemek istedim ki şaşır, sevin, sigaranı daha mutlu iç" desem...

Bak kafamın içindeki filme girdim, uçtum gittim yine. Eşekliğime doymayayım, şu yaşıma geldim hala o filmle gerçekliği birbirinden ayırt edemiyorum. Aslında bal gibi ediyorum, bu pek işime gelmiyor. Kafamın içindeki dünya daha güzel çünkü. Yaşamın onun gibi olmadığını kabullenmek istemiyor, ayak diriyorum. Nasıl da acayip kurallar yaratmışız hep birlikte. Nasıl da duygularımızı küçültücü bulur, gizler; güçlü olabilmek için ayaklarımızın altında un ufak eder olmuşuz. Yazık.

Kütüphane epey geride kaldı, şu ışıkları geçince sinemadayım. Turgut Uyar'ın bir şiiri vardı, ne diyordu? Tam da anımsamıyorum, telefonuma baksam mı? Bakayım tabi, ne halt etmeye taşıyorum ki onu yanımda? Fotoğraf çekmese, aklıma takılan soruların yanıtlarını şak diye karşıma çıkarmasa ne yapayım telefonu? Tamam sen biraz kenara çekil Hüsnü. Evet profil fotoğrafın güzel olmuş. Beğendim tabi niye beğenmeyeyim. Feride, Kenan, Selda hadi bakalım. A aa Selda, o üzerindeki bikini mi? Hava o kadar ısındı mı orada? Bak ne diyeceğim, Nimet'le Fikret mi nişanlanmış? Aysun eklemiş de fotoğrafları. Nasıl? Yok gördüm mesajını fakat o sırada yazamadım, dur vallahi açıklayabilirim. Evet tam otobüsten iniyordum, orada büyük bir mazgal varmış. Kimin yanına mı gidiyordum? Şeyin canım, bizim... Aaa! Yetti yahu!! Ne yapacaktım ben? Evet, Turgut Uyar. Bakalım ne diyormuş şair:

duygusal olmasından korkarak
-kırsal bir yerde sararmış
özellikle öğle yemeğinde-
"seni çok özleyeceğim" dedim
"ben de"

doğrusu belki de ve nedense
duygululuk küçültücü geliyor insana
ne kadar eylülü üst üste yığsan
böyle olmaz belki
feyyaz diyor ki oysa
"ben bir ağlama ustasıyım"
galiba ben de. (*)

***

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

Bazı günler filme girmek için kaldırım boyunca uzanan kalabalıktan eser yok bugün. Koskoca eski salonda yirmi, bilemedim yirmi beş kişiyiz. Ne güzel. Bu her şeyin yolunda olduğuna, hayatın olağan akışının sürdüğüne işaret. İşte lokantalardaki, kafelerdeki, dükkanlardaki kalabalıktan sıyrılmış; ışıklı caddelerde gizli tüm olasılıkları ellerinin tersiyle itip bu loş, bu kıpkırmızı koltuklu salonda buluşmuş, kafalarının içindeki dünyalarına sıkı sıkı sarılmış yirmi beş insan...

"Hi"
"Hi"

İşte, dışarıdaki yüz binlercesinin gereksiz bulacağı; aynı küçük sandalda yol alan ve fakat birbirlerinin varlıklarını ancak belirli zamanlarda fark edenlerin usul, sırdaş selamlaşmaları. İşte benim insanlarım. İşte benim hayatım. Hi be, hepinize tek tek hi!

Perde açılıyor. O bildik yazı biçimi... İnsanın ruhunu okşayan o bildik notalar... O bildik isimler... Film Editor - Susan E. Morse... Oo Susan Hanım, siz de mi buradaydınız? Yeniden karşılaşmak ne hoş... Sonra, güzeller güzeli Mia Farrow... Sonra, "Nobody, not even the rain has such small hands", yani, E.E.Cummings'in meşhur (!) dizesi... Ve benim şaşkınlığım. Ama nasıl olur, ben bunun Cummings'e ait olduğunu öğrenmişim, muhakkak yani, öğrenmiş olmalıyım. Öyle ya, tüp geçitten beş liraya satın aldığım CD'den çekip çıkarmış olamaz ya Susan Hanım bu dizeyi? Ama insanın aynı hayatta, aynı şeyi iki kere öğrenmesi de kulağa pek saçma geliyor doğrusu. Aşk olsun yani Susan Hanım, vallahi billahi aşk olsun size!

Filmin ardından isteksizce çıkış kapısına doğru yürüyorum. Sıra sıra dizilmiş afişlerin önünde bir süre oyalanıyorum. Sinema yönetimi elindeki eski afişleri buraya koyuyor ki isteyen birileri olursa satın alabilsin. Ne diyor duvardaki yazı? Bir afiş beş dolar, üç afiş on dolar. Woody Allen'ın Magic in the Moonlight'ı ilişiyor gözüme. Ne vakittir ilginç bir şey bulursam alayım diyordum. Dışarıya bakayım, şuradan gözüküyor, güzel, yağmur yok. Evde de koca bir boş duvarım var. Hay aklımla bin yaşayayım!

Sinemanın kapısı kapanmış, iki görevliyle ben kalmışız içeride. Fazla oyalanmamalı.

"Ben bunu alıyorum"
"Tabi, sana bir silindir kutu vereyim, içine koyalım"
"İki üç ay önce bir Türk filmi göstermiştiniz, onun afişi de duruyor mu?"
"Kış Uykusu mu? Dur bir bakayım, şu odada olabilir"

Umarım bulur. Ne iyi oldu da akıl ettim sormayı. Filmi izlediğimde tembihlemeyi, "Gösterimler bitince kimseye satmayın, ben alacağım" demeyi düşünmüş fakat bunu yapmayı Nuri Bilge Ceylan'ın kafamın içine kazıdığı türlü duygular yüzünden unutmuştum. Sinemadan çıkınca filmi birlikte izlediğim arkadaşlarımla birbirimize bakmış, ilkin tokat yemiş gibi duruşumuza gülmüş sonra da uzun uzun konuşmak üzere soluğu tenha bir barda almıştık. Kendisine duyduğum ilgiden habersiz Afiş, öylece kalakalmıştı.

"İşte buldum", diye çıkıyor odadan, "İki tane alsan da on dolar, üç tane alsan da. Bir tane daha seç"
"Başka Woody Allen var mı içeride?"
"Dur bakayım, acelen var mı?"
"Benim acelem yok da, kapatacaksınız sinemayı, vaktinizi almayayım?"
"Olur mu canım öyle şey, bakıp geliyorum hemen"

O bakıp gelene kadar ben yerleri silen kızı izliyor, elimdeki posterleri kırıştırmadan rulo yapmaya çalışıyor, lisedeyken Balıkesir'deki Şan Sineması'nın önünde durup “eski afişleri istesek verirler mi acaba?” diye merak edişimizi düşünüyorum. Ne kadar gerçek, ne kadar büyük ve ne kadar ulaşılmazdı onlar. Geliyor adam, bulmuş mu acaba? Bulamamış. Olsun. Ama ben yine de başka bir şey seçseymişim, sonuçta aynı paraymış. “Yok” diyorum, “teşekkür ederim, seçmek istemiyorum.” Yerleri silen kız gülerek bana bakıyor, meğer çok güzel afişler almışım, şaşırmış biraz çünkü genelde insanlar böyle şeylerle ilgilenmezlermiş.

Çocuk gibi sevinçliyim. Fena mı oldu bak? Eski dostları gördüm, neler düşündüm, neler hissettim. Geçmişin, geçmişteki insanların nasıl önce birer birer tozlandıklarını, sonra da adeta kör kuyuya atılmış taşlar gibi ses bile çıkarmadan yok olup korkunç bir karanlığa dönüştüklerini fark ettim. Bir de elbette, geçmişe inat, bugünün -hala- var olduğunu.

Yusuf Atılgan'ın "sinemadan çıkmış insan" diye tanımladığı yaratık şu an tüm gerçekliğiyle, kanlı canlı biçimiyle yanıbaşımda. Onu kaybetmek istemiyorum. En iyisi acele etmeden ağır ağır yürümek ve şu yaşadığım anın tadını sonuna kadar çıkarmak. Evet. Eve gidince de oturup her şeyi kağıda dökeyim. Ne anlatmak istiyorsam, bugün yaşadıklarıma dair dünyaya ne bırakmak istiyorsam tek tek bulup yazayım. Yahu ne adamım, bütün bunlar dünyanın umurunda mı sanki? Hah ağzıma sağlık bunu iyi dedim, iyisi mi, bunu da yazayım.

Eve varınca önce afişleri düzleşsinler diye halının altına yerleştiriyorum. Sonra hiç acele etmeden, zamanın akışıyla hiç inatlaşmadan, onu belki de ilk kez böylesine sakince kabullenerek alıyorum kağıdı kalemi elime, başlıyorum yazmaya:

"Yarım saat kaldı. Şunu da halledip kalkayım. Ne halletmesi? Bir öncekini 20 dakikada bitirdiğimi unuttum mu? Geç kalacağım. Hızlıca yapsam? Hemen başlasam? Delirdim herhalde, yine evden koşarak, telaş içinde mi çıkmak istiyorum? ... "

Özgün Ulusoy,
Mayıs 2015


(*) Galiba Ben De, Turgut Uyar


2 Mayıs 2015 Cumartesi

Manaus - Brezilya



Amazon'un gizemli yağmur ormanlarında bir serüven yaşamak için, önce 'Amazonas'a uçmak gerekiyordu. Amazon havzasında yer alan ve karadan gitme imkanı olmayıp, sadece su ve hava yoluyla ulaşılan ormanın kalbindeki 'Manaus' şehrine, Air Canada bağlantılı TAM Airlines (Brezilya HavaYolları) ile uçtuk.

Amazonas eyaletinin başkenti olan 'Manaus'a, Kanada ­Montreal'den hareketle, ABD­ Miami aktarmalı 17 saatte vardık.

5,5 milyon km2'lik bir alana yayılmış olan Amazon ormanlarında yaşayacağımız maceranın başlangıç noktasi olarak bir liman kenti olan Manaus`a vardik.  



Bir gün önce Kanada'da, ­eksi 30 santigrat dereceye dayanıklı montlarla dolaşırken, şimdi pantolon yerine şort giyinme telaşına düşmüştük...

Manaus'ta 'Manauara' adında saat 23:30'a dek açık kalan, büyük bir AVM`den yanımızda getiremediğimiz yağmur botları, bıçak, olta, yağmurluk gibi bir çok ihtiyacımızı buradan karşıladık.

Kentin ana caddesi olan 'Eduardo Riberio Bulvarı'nda gezinirken, gelip geçen arabaların camlarının kapkara oluşu dikkatimi çekti. Araçların neredeyse tamamının camları, içleri görünmeyecek kadar siyahtı. 

Öğrendiğime göre; hırsızlığın çok büyük sorun olduğu bölgede, bir tür güvenlik önlemiymiş. Özellikle trafikte, kırmızı ışıkta beklerken aracımızın camlarını açmamamız konusunda uyarılmıştık. Yeşil ışık yanana dek, arabaların önünde gösteriler yaparak para toplamaya çalışan insanlar, turistik şehrin yoksul yüzünü yansıtıyordu.


Bir başka önlem de, bankamatiklerden para çekme konusunda alınmıştı; ATM'lerden saat 20:00'den sonra 100 Real'den fazla para çekebilmek engellenmişti. Herhangi bir gasp olayı yaşamamak için, sabahın erken saatlerinde bankamatik cihazına yalnız gitmememiz konusunda da tembihlenmiştik.

'Amazon'un Kalbi' ve 'Ormanlar Şehri' olarak da bilinen Manaus, 'Tanrıların Annesi' anlamına gelen ismini, bölgede yaşayan 'Manaos kabilesi'nden almış.

Şehir merkezindeki 'Indian Museum' da, yerli halkların tarihi, alışkanlıkları, örf, adet ve gelenekleri hakkında fikir edinebilmek mümkün. Bu müzede, Negro nehrinin üst bölümünde yaşayan Tukanos, Dessanas, Tarianos ve Baniwas gibi kabilelerin yaşam ve kültür özellikleri sergileniyor.

'Manaus', 1500'lu yıllarda kauçuk ticareti sayesinde hızla geliştiyse de 1900'lerin başında, lateks fiyatlarının düşmesiyle, aynı hızla gerilemeye başlamış. Fakat, 1967'de serbest bölgenin kurulmasından destek alan önemli bir sanayileşme sayesinde, şehirin nüfusu 2 milyonu aşmış. Amazonas eyaletinin en kalabalık şehri olan Manaus, günümüzde vergi muaafiyeti dolayısıyla, 'Nokia', 'Microsoft', 'Toshiba' gibi teknoloji devlerinin göz bebeği...

Kauçuk baronu Avrupalı şirketler tarafından yaptırılan Teatro Amazonas, görülesi yerlerin başında geliyor. 1896'da neo­klasik tarzda yapılmış olan tiyatro binası, her yıl 'Amazonas Opera Festivali'ne ev sahipliği yapıyor.

Pembe renkli bu ihtişamlı binanın kubbesi, Brezilya bayrağını sembolize eden sarı­yeşil onbinlerce seramikle döşeli. Binanın dekorasyonunda kullanılan mermerler, Portekiz ve İtalya'dan, avizeler ise İngiltere’den getirilmiş. Kubbenin tavanındaki göz kamaştırıcı resimler, İtalyan ressam Domenico de Angelis tarafından yapılmış. Tiyatro, üç katlı localarıyla birlikte 700 seyirci kapasiteli. Binada ayrıca, eski operalarda kullanılan kostümler de sergileniyor.

Kentin klasik yapılarından birisi de Tropical Manaus Ecoresort Oteli; Negro nehrinin kıyısıda, kendine özgü bir hayvanat bahçesi de bulunan, Ponta Negra Plajı ile Moon Plajı yakınlarında, ağaçlar arasında sanki küçük bir köy gibi...

'Ponta Negra Vadisi'nde yüzme havuzları, hareketli barlar ve Manaus nehir plajları var. İnce kumlu plajlarında spor faaliyetleri ve etkinlikler, aralık ayında bile hiç eksik olmuyordu.

Plaj bölgesinde 15.000 kişilik bir de amfitiyatro yer alıyor. Burada ayrıca, halka açık bir orkide serası ve korunmuş bir orman bulunmakta.

Amazon'un bakir ormanlarına dalmadan, trekking için küçük bir prova yapmak istenirse, şehirdeki Mindu, Bilhares ve Sumaúma Parkları ve Aleixo tepesi, Anavilhanas ve Jau Milli Parkları doğal güzellikleri ile büyüleyici yerler.

Ayrıca, şehir içinde Amazon ormanının bir parçası olan Amazon Doğa Bilimleri Müzesi (İNPA) görülebilecek yerler arasında yer alıyor. Burada, bölgedeki bazı balık ve hayvan türlerinin doldurulmuş örnekleri ve kelebekler, böcekler, örümceklere ait büyük bir koleksiyon bulunuyor.

Öte yandan, Brezilya'nın gezi temposunda kesin zayıflarız diye düşünüyorduk fakat her gördüğümüzü tatmak isteğimizden ötürü hiç de öyle olmadı.

Brezilya mutfağı,Türk yemekleriyle benzerlik göstermekle beraber, baharatları ve pişirilme tarzından dolayı daha farklı bir tat bırakıyordu damağımızda.

'Ormanlar Şehri'nde, halka açık işletmelerin dekorasyonları da doğal olarak ağaç doğramaydı.

Yöresel yemeklerin meşhur olduğu, otantik 'Banzeiro Restaurant'ın ahşap masalarından birine kurulduk.

Kavrulmuş manyok unundan yapılan geleneksel Brezilya çeşnisi 'Farofa', en iyi burada yapılıyormuş. Brezilya`nın ünlü içkisi 'Caiprinha'nın yanında gelen ve 'tucumã' ile 'pupunha' cinsi palmiyelerden yapılmış zeytinyağlı meze de nefisti. Sorduk, adına "palmito" dediler; 'palmiyenin kalbi' anlamına geliyormuş...

Bu arada meraklısı için bir saptama yapayım; Caipirinha, %44 alkollü Cachaca içkisi ile misket limonu, esmer şeker ve kırılmış buzla yapılan Brezilya'ya özgü bir tür kokteyl.

Brezilya’nın milli içkisi 'Cachaca'nın, Türkiye'nin rakısı gibi kültürel bir önemi bulunuyor. Sek olarak da içilebilen, rom'a benzeyen ve şeker kamışından damıtma yoluyla elde edilen en yaygın içki.

Amozon nehirindeki 3000 balık türü arasından yeni tutulmuş 'tambatqui' ve 'phoraruç' cinsi balıklar ana yemeğimizdi. Tropikal acı sosları 'tucupi' ve 'murupi' ile sunum güzeldi. Yemeklere acımtırak bir lezzet veren 'tucupi', zehirli 'manyok bitkisi'nin kökünden elde ediliyor. Yerlilerin bambu silahı 'Zarabatana'nın içine yerleştirilen öldürücü oklar da yine manyok kökünden elde edilen zehire bulanıyordu. (Zehir gibi acı deyimi, şimdi daha bir anlam kazandı.)

Patatese benzeyen ama daha lezzetli bir sebze olan manyok, Brezilya yemek kültürü içerisinde önemli bir yere sahip. Ucuz ve her mevsim kolay yetişebilen, sindirimi kolay bir karbonhidrat kaynağı. Kurutulup toz haline getirilmişine tapyoka, fermente ve ince dilimlenmiş haline garri deniyor.

'Tapyoka' ilk olarak Amazon yerlileri tarafından kullanılmaya başlanmış manyok kökünden çıkarılan nişasta. Güney Amerika'da bir çok yemekte kullanılıyor ve ticari yönden de önemi çok büyük.

Kaldığımız eve yakın olan 'Heliodoruz Balbi Meydanı'ndaki, 'Centro Cultural Palacete Provincial' binası dikkat çekiciydi. Bir dönem 'İl Sarayı' olan ve Amazonas eyalet başkanlarının ikamet ettiği yapı şu anda müze olarak kullanılıyor. Bu müzede, bölgesel sanatçıların yüzyıllarca yaptıkları sanat eserleri sergileniyor.

Bir önceki makalemde de belirtiğim gibi; Ertesi gün tecrübeli rehberimiz bay Koni, sabahın erken saatlerinde bizi kaldığımız evden aldı ve Manaus limanında bekleyen tekneye bindik.

Böylece, dünyanın en uzun nehrinden, en büyük ormanına doğru yolculuğumuz başlamış oldu...

İri nilüfer çiçeklerinin arasından sıyrılarak, Amazon'un bir kolu olan 'Rio de Janeiro Negro Nehri'nde, ortalama 10 mil hızla ilerliyoruz...

Manaus'tan uzaklaşırken, şehrin arka yüzü sefil favelalar, yanımızdan geçen üç katlı turist feribotunun gölgesinde küçülerek kayboldular...

Nehir üzerindeki tahtadan evlerde yaşayan Catalan Yerlileri'ne el sallayarak yolumuza devam ediyoruz.

Suyun üzerine kurulmuş, motorlu tekneler için yüzer benzin istasyonları, marketler ve dubalar üzerinde okul bile var. Hatta rehberimiz, su yüzeyinde gezen banka olduğunu da söyledi; nehirin iç kısımlarındaki yerleşim alanlarına gidiyormuş.

Dünyanın en uzun ikinci köprüsü İranbuda Köprüsü (3595m), Rio Negro üzerinde önemli bir yere sahip. Köprü, 2011 yılında açılmadan önce, nehirin karşı kıyısına feribotlarla haftada 2500 araç geçiriliyormuş.

Manaus'tan ayrıldıktan iki saat sonra, Rio Negro ile Solimoes Irmağı'nın birleşerek, Amazon Nehri'ni oluşturduğu çizgiye geliyoruz. Tam da bu noktada, suyun iki farklı rengini ve birbirine karışmadığını görüyoruz.

Solimoes Nehri açık renkli ve daha şeffaf, Rio Negro ise çamur renginde, daha koyu. Solimoes soğuk akarken, Negro ılık.

Manaus'tan 4 saat uzaklaştıktan sonra nehir üzerine kurulmuş bir lokantada, öğle yemeğinin keyfini çıkararak, değişik tropikal meyvelerden tattık. Nehir yunuslarlarıyla yüzüp, oynaşırken günün nasıl geçtiğini anlamadık.

Yazının devamı >> Amazon'da bir hafta



S.Gun
Mayıs 2015

1 Mart 2015 Pazar

İSTİKAMET BREZİLYA

Sevgilim N. ile tanıştığımız ilk aylarda; saatlerce hiç sıkılmadan 'National Geographic' belgeselleri izleyip, Amazon yağmur ormanlarında kamp yapmanın, yüzlerce vahşi hayvanla iç içe kalmanın hayalini kurardık... Yıllar yılları kovaladı, biz belgeselleri izlemeye devam ettik; Amazonlar da artık bizim gibi doğa kanunlarına inanan bir çift için kutsal bir mabet halini aldı.

Üniversite eğitimleri bitti, yeteri kadar çalıştık, ailelerimizin de desteğiyle, küçük çaplı bir Brezilya çıkartmasına vakit ve nakit ayırabilecek duruma anca gelebildik.


Öyleyse, ver elini Brezilya...


Santa Terasa`dan manzara, Rio - S.Gun 2014

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More