StatCounter

7 Ocak 2015 Çarşamba

BEN GELDİĞİM ZAMAN


United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek yolcuların dikkatine... Lütfen biniş kapısına gidiniz... United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek yolcuların dikkatine... Lütfen biniş kapısına gidiniz...

Bu duygusuz sesin bir insandan çıktığına inanmak güç şey doğrusu. Sağa sola serpiştirilmiş rahatsız gri koltuklar, göz alabildiğine uzanıp giden mermer yer döşemeleri ve yolcuların alelacele eğreti keyiflerle kahvelerini yahut biralarını yudumladıkları fazla aydınlık barlar çarpıyor gözüme. Yan masadaki beyaz saçlı adam önüne düşen kaşkolünü arada bir seri hareketlerle omzunun üzerine atıp önündeki defterine kimi sözcükler sıralıyor. Bir müddet onun bu iştahlı halini seyrediyorum. 

Ne kadar çirkin olurlarsa olsunlar, kuşkusuz dünyanın tüm havaalanlarında insanı kendi içine dönmeye, çevredeki uyaranların büyük çoğundan geçici bir süre için de olsa sıyrılıp yalnız kendi yaşamını düşünmeye iten bir şey var. Sanki güvenlik kontrolünden geçerken çantamızın içindeki şişelerle birlikte bizi kör edercesine içimize nüfuz etmiş bir şeyi de çekip alıyorlar. “Ver” diyorlar, “Onu da ver. Hepsini ver. Bunları evde bırakman gerekirdi, bak şimdi çöp tenekesini boylayacaklar.”

Nitekim biraz önce içeri girerken ben de bu soğuk insanlardan biriyle benzer bir etkileşim yaşamış, beni ben yapmaktan alıkoyan ne var ne yoksa onun eldivenli ellerine teslim etmiştim. Gün boyu kafamın içinde dönüp canımı sıkan her şeyi elimden alıp bana sonsuz bir düşünce okyanusu içinde yeniden seninle birlikte olma fırsatını veren bu kadına büyük bir minnet duymuştum. 

Gözüme ilk ilişen koltuğa oturmak üzere yavaşça hamle yapıyorum. Koltuğun sertliğini ve soğukluğunu hissettiğimde, Douglas Adams’ın bir romanının başlangıç cümlesi geliyor aklıma: “Dünyanın hiçbir yerinde havaalanı kadar güzel diye bir deyişin olmayışı tesadüf değildir”. Okuduğum ilk andan bu yana aklımdan hiç çıkmayan ve saçma bir biçimde hayatıma yön vermiş olan bu cümleye ortasından, kenarından, hafifçe üzerinden ve tam altından bakıp onu çeşitli açılardan incelerken, derinlerden çocuk sesleri geliyor kulağıma. İngilizce, Çince, Arapça şarkılar söyleyip ağlayan çocuklar bunlar. Güvenlik kontrolüne takılmamışlar.

Dikkatimi yeniden yan masaya çeviriyorum. Kalem tutan elini çenesine dayamış, camdan dışarıya bakıyor komşum. Aklına gelen şeyi beğenmiyor, yüzünü buruşturuyor. Ne düşünüyor? Geride bıraktığı kadına vardığı yerden postalayacağı bir mektup mu yazıyor? Anlaşılmak için ille de sözcüklerin ardına sığınmaya ihtiyaç duyan, onların taşıdığı anlamlar olmadan karanlığın içinde yok olacağının farkında olan biri, belli ki. Kalemini yeniden kağıda değdirdiğinde bir süre duraklıyor, sonra henüz hiçbir şey yazmamışken başını kaldırıp bana bakıyor. “Biz gittiğimiz zaman onlar asla orada olmazlar, bunu biliyorsun değil mi?” diyor. Yutkunuyorum. Şaşkınlığım kendisini izlediğimi fark etmiş olduğu yahut ancak uzun bir söyleşinin orta yerinde yer alabilecek bir cümleyi pat diye söylediği için değil. Ben geldiğim zaman senin orada olmayacağını bildiği için. “Biliyorum” diyorum sesim kısılarak, “Şu sıralar o da havaalanındadır muhakkak”.


United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek sayın Martin Bronson, lütfen acilen biniş kapısına gidiniz… United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek sayın Martin Bronson, lütfen acilen biniş kapısına gidiniz…

Şu anda gerçekten de İstanbul’da sevimsiz bir havaalanı koltuğunda oturuyor, ihtimal yan koltukta kitabını okuyan kadını seyredip gelecek üzerine bir şeyler düşünüyorsun. O koca şehrin içinde sokakları adımlarken benden bir şeyler aradığını, rastgele girdiğin bir kitapçının içinde sayfaların kokusunu içine çektiğini biliyorum. Cebindeki kağıda kargacık burgacık yazılmış bir İlhan Berk şiirinin İstiklal Caddesi’nde elinden tuttuğunu, yalnızlığına iyi geldiğini biliyorum. Yağan yağmura ve kararmaya yüz tutmuş havaya inat, soluk sarı ışıklar altında Galatasaray Lisesi’nin önünde –kimi?– beklediğini, hızlı adımlarla geçip giden insanların yüzlerine bakıp yeni ve tanıdık anlamlar aradığını, bir an için gözlerinin doluverdiğini biliyorum. Ve fakat, bunu idrak ve kabul etmek oldukça uzun zaman almış olsa da, artık ben gelirken senin gitmek zorunda olduğunu, yahut ancak sen giderken benim geliyor olabileceğimi; hayatın tüm güzelliklerin yanı sıra bize işte bunu da getirdiğini de biliyorum. Biliyoruz. Binlerce kilometre uzakta çok benzer birer gri koltuk işgal ettiğimiz şu saniye bunu hafifçe gülümseyerek düşünüyor, bir başlarına yolculuk etmek üzere bekleyen yüzlerce insana göz gezdirip bir büyük çaresizlik içinde kıvranarak “biz ikimiz, yalnız değiliz” diyoruz.

İlk gençlik günlerimi anımsıyorum. Küçücük bir sahil kasabasında sıcacık insanlarla çevrili bir ömür geçireceğimi düşünürken dev uçakların inip kalktığı, sabahların karanlık beşlerinde, buz gibi altı buçuklarında yollara düşülen, okyanusların üzerinden sek sek oynar gibi geçip öte yana gidilen, havaalanlarında biçimsiz koltukların üzerinde kıvrılıp uyunan ve en ilginci, çoğunlukla bir başına yaşanan -ama iyi yaşanan- bir ömür buldum kucağımda. Paylaşmanın ne denli güzel olduğunu bilmediğimden değil, aksine, bunu çocuklara mahsus tükenmez bir istekle arsızca düşleyip durduğumdan. Yalnız yaşamak istediğimden değil, yalnızlığımı anlatmak istediklerim hep ve her zaman başka şehirlerde olduklarından. Ne vakit kırılganlığımın uç noktalarına gelip dayansam, ne zaman yakıp gemileri yanlarına gitmek istesem, “onlar” bıkıp usanmaksızın başka uzamlara gittiklerinden.

Oysa dalga sesleri, yüzüme sıçrayan damlacıklı deniz parçaları, gri bir rüzgar ve ıslığımdan sarkan neşeli bir Efkan Şeşen ezgisi eşliğinde sakin adımlarla yürüyecek, içinde beni bekleyen sıcacık insanların olduğu sarı ışıklı bir kafeye girecek ve kapıyı ardımdan havalı şekilde kapatacaktım. Bir gitarım olacaktı sırtımda, yahut bir bağlamam. Küçük, sıradan ama yeraltı şehirleri gibi derin ve katmanlı bir ömür olacaktı avuçlarımın içinde. İçeri girdiğimde, ocakta demlenen çayın kokusunu bile içime çekmeden daha seni görecekti gözlerim. Çalıp söyleyecektik hep beraber. Elbet birileri gidecekti uzaklara. Uçaklara bineceklerdi. Paralar kazanacaklardı. Gitsinlerdi, binsinlerdi, kazansınlardı. Filmlerin içine girip kariyer basamaklarını tırmanacaklardı. Tırmansınlardı. Bizim sarı sıcak ve bol türkülü yaşantımzın içinde bütün bunların hiçbir önemi olmayacaktı.

Hayalimde bile ismi belli olmayan bu kasaba aslında yok. Çocukluk günlerimde eve yürürken beni oyalayan masallar da öyle. Bunca yıl sonra, üstelik dünyanın tam olarak öteki ucundayken, hala senin yanına gelmek için çabalayışımsa bir şeylerin içimde çıt diye kırılmasını engellemek, geciktirmek için kuşkusuz. Böyle zamanlarda aklımı oynatıp iyiden iyiye varlığından şüpheye düşmekten korkuyorum, en çok.


"Yoklar demedim. Biz gittiğimizde orada olmazlar dedim", diyor yan masadaki komşum.

"Bütün bunları sesli mi düşündüm ben?"

"Hayır, çok içten düşündün. Neredeyse aklından geçen o Türkçe şarkıyı mırıldanacağım sana. Kafanın içindeki dünya ile gerçek dünya arasında hatırı sayılır uçurumlar var dostum."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Bu hepimiz için öyle çünkü."

United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek sayın Martin Bronson, lütfen acilen biniş kapısına gidiniz... United Airlines’ın UAL5544 sefer sayılı uçuşu ile Chicago’ya seyahat edecek sayın Martin Bronson, lütfen acilen biniş kapısına gidiniz... Bu sizin için yapılan son çağrıdır.

İçine düştüğüm bu pek acayip ve biraz da ürkütücü sohbeti bıçak gibi kesip atıyor metalik, bol yankılı anons. Bu herifçioğlunun söyledikleri yolunu kaybetmiş bir yolcunun yerde bulduğu yarısı yanmış bir harita gibi iyice aklımı bulandırıyor. Anonsun üzerine masadaki defterini alıp alelacele çantasına tıkıyor, kalemini gömleğinin cebine atıyor. “Beni çağırıyorlar” deyip gülümsüyor. Ayağa kalkıp seri adımlarla uzaklaşıyor. Ancak biniş kapılarının olduğu yöne değil aksine güvenlik kontrolünün yapıldığı yere gidiyor. Görevliye bir şeyler söylüyor, görevli yolu açıp dışarı çıkmasına izin veriyor. Şaşkın bakışlarla izliyorum. Neden sonra dönüp bana bakıyor, iki elini ağzının iki yanına siper edip “Ben Chicago’ya gidersem” diye bağırıyor avazı çıktığı kadar, “o kalkıp başka yere gidecek. En azından şimdi biliyorum ki orada.”

Elimdeki bilete bakıyorum. Galatasaray Lisesi’nin kapısını düşünüyorum. Orada sen diye bekleyip duracağım pek çok yabancı kadını, pek çok yabancı gülümseyişi gözlerimin önüne getiriyorum. İçim ürperiyor. O metalik ses ismimi anons ettiğinde bir an için bocalıyorum. Şimdi geri dönüp karlı sokaklarda kaybolmak var. Ya da içinde senin var olmadığın bir dünyada seni aramayı sürdürmek...

Ben bu yazar bozuntusu kadar gerçekçi değilim, böyle havalı hareketlerin adamı olmadım hiçbir zaman. Habire geçen ve hep geçmekte olan zamana inat o sahil kasabasını, seni ve oradaki kendimi aramaya devam etmek istiyor, zaten hayat bu değil mi, diyorum. Uçağı kaçırmamalıyım. Biniş kapısına doğru deli gibi koşuyor, belki de sen uçağını kaçırırsın diye düşünüp umutlanıyorum.

Özgün Ulusoy,
Aralık 2014

0 comments:

Yorum Gönder

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More