StatCounter

AÇ KAPIYI MELEK, BEN GELDİM

Mart ayında bir gün, bir Cuma günü. Saat öğleden sonra 4:30. Sabah hava sıcaklığı eksi otuz santigrat derece idi, şimdi ısındı biraz, yalnızca eksi on. Ah Ottawa, söyle yetmedi mi artık bu kış?

ŞOK TEDAVİSİ OLARAK SEYAHAT

İşte hayat. İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!

YAKAMOZU YAKALAMAK

Bodrum’un sabah kokusu doluyordu odama, sonra, Ege’nin yumuşacık rengi, dokunuşu. “Ne yaptın sen?” diye sayıkladım oturduğum yerde, “Ne yaptın sen Ege?”

GÖRKEMLİ BUZ YOLU GEZİSİ

Zamanda yolculuk yapabileceğiniz en keyifli rotalardan biri Kanada Rocky Dağları'na giden yol üzerinde, Jasper ve Banff ulusal parklarını birbirine bağlayan "The Icefields Parkway" güzergahı.

AMAZON'DA BİR HAFTA

Yıllardır hayalini kurduğumuz 'Amazon Ormanları'nda bir serüven yaşayabilmek için sonunda yağmur ormanlarının yarısından fazlasına ev sahipliği yapan Brezilya'ya gidebildik.

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

İSTİKAMET BREZİLYA!

Birazdan paylaşacağım önlemler size paranoya gibi gelebilir, fakat yolculuk öncesi bize tembih edilenleri aşağıda okuyunca pek de haksız olmadığımızı göreceksiniz..

GÜNEŞ, OKYANUS, ROM VE ESMER TENLİ KÜBA NOTLARIM

Küba Karayiplerin en büyük adası ve nüfusu 11.7 milyon. Başkent Havana`nın nüfusu ise 3 milyon ve Latin Amerika ülkeleri arasında en yüksek okur-yazarlık seviyesine sahip.

BEN GELDİĞİM ZAMAN

Şu anda gerçekten de İstanbul’da sevimsiz bir havaalanı koltuğunda oturuyor, ihtimal yan koltukta kitabını okuyan kadını seyredip gelecek üzerine bir şeyler düşünüyorsun.

BİR DOĞA HARİKASI: MAUI

Eğer Hawaii'ye gitmeyi planlıyorsanız, bunu bir kaç günlük bir California gezisi ile birleştirebilirsiniz. Böylece hem yolculuğunuz daha az yorucu olur, hem de tek seferde iki geziyi birlikte aradan çıkarabilirsiniz.

KATPATUKA, KAPADOKYA, KHEPAT-UKH

Üç şeritli Kayseri-Avanos otobanının kırsal manzarası eşliğinde 90 dakikalık dinlendirici rotayı takip edip nihayetinde Kızılırmak Nehri'nin iki kıyısına kurulmuş tarihi kent Avanos`a vardık.

NARA'NIN GEYİKLERİ VE OTURAN BUDA

Japonya Nara'da tıpkı bir şarap tadım turu yapar gibi sake tadım turu yapabilirsiniz. Sake Nara'nın başkent olduğu süreçte ortaya çıkmış pirinç, su ve koji adı verilen bir tür mantardan yapılan alkollü bir içecek.

HAYAT NE TUHAF, UZAKLAR FİLAN

Olmadık bir yerde, olmadık bir anda karşıma çıkan bir paragrafın cazibesine kapılınca Nişanyan'la tanışıverdim bu yaz. Sıcak Bodrum günlerinin bir kısmında arkadaşlık ediyor bana şu an hapiste olan bu bilge adam.

FOÇA'DA BIRAKTIM RUHUMU

Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular - Heredot. Foça için söylenmiş bu sözler. Benimse çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı.

SVALBARD: KUZEY KUTBU'NA BEŞ KALA

Kuzey ne demek? En fazla ne kadar kuzeye gidebilir insan? Peki en fazla ne kadar kuzeyde sürekli yaşayabilir? Peki ne sebeple?

BULALIM O TRENİ, THEO !

Önümde kıpırtısız yatan su aralanıyor. Angelopoulos üzerindeki damlaları elleriyle silkeleyerek ve hafif yalpalayarak denizden çıkıyor. Yanıma geliyor, “Bonjour Özgün!” diyor

KUZEY PASİFİK'İN ASYALI KENTİ: VANCOUVER - 1

Dünyanın en yaşanılası şehirleri listesinde her yıl ilk beşte, Viyana, Zürih ve Melbourne ile yer alan Vancouver, aynı gün içinde kayak, snowboard ve sörf yapabileceğiniz bir şehir.

ÖNEMSİZ BİR BEYOĞLU HİKAYESİ

Bugün yüz yıllık bekleyişin ardından yeniden seni görecektim. Sarı minibüslerin dizildiği sokağı hızlıca geçip Fransız Konsolosluğu’nun karanlık duvarı boyunca yürüdüm. Saate baktım, daha zamanım vardı.

PRAG - HAVANA: CHE GUEVARA'NIN GÜNLÜĞÜ

Mösyö D. ile iki ay öncesinden hayal ettiğimiz gibi sözümüze sadık kalıp 1 Mayıs coşkusunu yerinde yaşamak için kolları sıvadık. Montreal`de Nisan sonunda hava 11 santigrat dereceydi.

DÜŞLERİMDEKİ KAFEYİ NEREDE BULDUM?

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız.

UZUN ÖMÜRLÜ İNSANLARIN ADASI

Bozcaada, kendine özgü mimarisi ve doğasıyla çok renkli bir yaşam alanı. Kışın çok sakin, sadece yazın hareketli ve bereketli…

PUSLU KULELER KENTİ

Prag'a yolum tekrar düşer mi bilmem. Düşerse mutlu olurum ama. Hele de duvardaki tablodan fırlamış gibi duran soğuk, karlı ve puslu bir kış günü düşerse... Ne güzel olur!

BARBADOS SOKAKLARI

Hemen plaja indik, bu manzara insanı deli eder. Ağacın gölgesine uzandık ve sanki mavinin tüm tonları denizden göğe kadar karşımızda. Kum yumuşak, deniz ılık, dalgalar narince sallıyor bizi.

KAR ÜLKESİNİN BAŞKENTİ: OTTAWA

Ottawa'nın en sevdiğimiz özelliklerinden biri ise doğa ile iç içe olması. Şehir merkezinde bir sürü park yer alıyor. Oldukça sulak; içinden nehirler, kanallar geçiyor ve bir çok göl ve gölete sahip.

NAZIM, PRAG, HAVANA

Prag, her daim sokaklarında kaybolunası şehir. Diğer adları ile "Masal Şehri", "Avrupa'nın Kalbi", "Altın Şehir", "Şehirlerin Anası".

GEÇMİŞE YOLCULUK: ZEYTİN KOKULU KAZ DAĞLARI

Bir Richard Bach kitabındayım sanki. Pervanesi her an duracakmış gibi homurdanarak çalışan biplanımla California çayırlarının üzerinden uçacağım.

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum.

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN

Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.

8 Mayıs 2015 Cuma

AŞK OLSUN SUSAN HANIM!


“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş – on dakika sonra ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

Yusuf Atılgan – “Aylak Adam”


Yarım saat kaldı. Şunu da halledip kalkayım. Ne halletmesi? Bir öncekini 20 dakikada bitirdiğimi unuttum mu? Geç kalacağım. Hızlıca yapsam? Hemen başlasam? Delirdim herhalde, yine evden koşarak, telaş içinde mi çıkmak istiyorum? Kendime üç beş dakika sakince yürüme fırsatı vermeden, çevreme bakmadan, öylesine uçar gibi mi gitmek istiyorum? Allah allah, sakin sakin yürümekmiş, yürüyeceğim de ne olacak, akşama kadar yürümedim mi, başım göğe mi erdi? Biraz daha düşünürsem zaten hiçbir şeyin bir anlamı kalmayacak, çıkıyorum, haydi, düşeyim önüme.

Mont alsam mı, almasam mı... Ocak açık değil, değil mi? Açık demişken camı çerçeveyi açık bırakmayı düşünmüyorum herhalde. Hayır hava güzel de, böcek möcek girebilir. Ben evdeyken girmiyorlar çünkü.

Yahu aslında şu son parçayı da bitirip öyle çıksaydım. Veya aslında hiç gitmesem, oturup güzel güzel çalışsam. Hazır böyle tempolu çalışırken bölmesem. Yok hayır, saçmalıyorum. Hem daha önce de olmadı mı böyle, "Şimdi ne işim var o karanlık salonda" diye ayak sürüyerek her gidişimde başka bir adam olup çıkmadım mı dışarı? Çıktım. O zaman en iyisi şimdi keseyim sesimi. Asansör giriş katına gelmiş zaten, buradan geri dönersem deli derler adama.

Oh. Hava ne güzel. İnsanlar ne güzel. Bu sabah sinemanın önünden geçerken gördüm afişi, Hannah And Her Sisters yalnızca bir gün için gösterim programına alınmış. On yıl önce falan Bakırköy'de, bir tüp geçitteki tezgahtan aldığım CD sayesinde izlemiştim ilkin. Sonra izlemiş miydim bir daha? Anımsamıyorum. Filme dair parça parça bir şeyler var aklımda, birleşmiyorlar. Demek ki insan bir şeyi ne kadar beğense, onu ne kadar benimsese, ne kadar ona ait olduğunu hissetse de, zaman geçti mi lime lime oluyor her şey. Bir insanı sevince de böyle oluyor, bir filmi sevince de, bir şehri sevince de. Zaman en beklenmedik anda, üstelik de tüm hızıyla geçiverince her şey yok oluyor.

Kanıt mı istiyorum? İlkokul arkadaşlarımın seslerini düşüneyim. Varlar mı? Yoklar. En yakın arkadaşımınki bile mi? O bile. Sonra, sevdiğim kadınların gözleri, varlar mı? Yoklar. En çok sevdiklerim, bakmaya en çok utandıklarım da mı? Onlar da. Yani, korkunç bir var olmamışlık hali.

Ama Facebook? Bırakayım canım şimdi Facebook'u, insanoğlunun doğanın düzenine indirdiği en büyük darbe değil mi o? Yirmi yıldır görmediğim, hiçbir gerçek ortamı paylaşmadığım insanların cebimdeki ekrandan fırlayıp fırlayıp işime karışmalarından; değil kendilerinin, çocuklarının dahi az önce ne yediğini kulağıma fısıldamalarından daha büyük, daha korkunç bir olağan dışılık olabilir mi yeryüzünde? Göreyim bak, insanlığın sonu nükleer enerjiden, savaşlardan yahut sırrı çözülemeyen bir virüsten değil, tüm yaşamı arsızca ele geçirip kuralları yeniden yazmaya cüret eden bu acayip icatlardan olacak. Haydi canım ben de, ortalığı boş buldum, atıyorum. Yaşlanıyor muyum ne?

Şu yanım sıra yürüyen sarı saçlı minik çocuğa bakayım, ne şeker! Annesinin arkasından bağırıyor, "Unuttun beni burada anne!" diyor. Anladım çocuk, anladım seni. Anladım henüz yirmisindeki, bilemedim yirmi üçündeki gamsız annenle birlikte neden çıktığını karşıma. "Dün de yok, yarın da yok" diyorsun bana, "Tek bugün var!". Korkma, bırakmaz annen seni.

İşte sağımda semt kütüphanesi. Önündeki bank hep boş olur, kim beş metrekarelik minicik bir parkta üstelik kaldırımın ağzının içinde oturmak ister ki? Ama bugün biri oturuyor, karton bardakta büyük boy Tim Hortons kahvesini bankın üzerine, yanıbaşına yerleştirmiş. Diğer yanındaysa çalıştığı kitapçıya ait bir poşet duruyor. Kucağında eğreti duran çantasının ağzı açık, sigara paketini bulmuş, çantanın içindekileri yere dökmeden paketten bir sigara çıkarmaya çalışıyor. Ne kadar sakin. Şu an, yaşamının en huzurlu anlarından biri, besbelli.

Tanıyorum ben bu kadını, üç beş sene önce -şimdi hesap yapmak istemiyorum- çalıştığı dükkandan bir doğum günü hediyesi almıştık. Hatta sonra aramızda konuşmuş, "Ne kadar hayat doluydu şu kadın, öyle değil mi?" demiştik. Ne güzellerdi, iyi ki vardı böyle insanlar, bizi mutlu ediyorlardı. Gitsem şimdi, pat diye önünde dikilsem, "Ben" desem, "seni tanıyorum. Biz senden bir şeyler almıştık. Bir vakit önceydi, sorma ne zamandı, şimdi hesap yapmak istemiyorum. O gün bize çok iyi davranmıştın, güler yüzünle bizi mutlu etmiştin, bak hatırladım seni" desem. "Şimdi seni görünce gelip bunları söylemek istedim ki şaşır, sevin, sigaranı daha mutlu iç" desem...

Bak kafamın içindeki filme girdim, uçtum gittim yine. Eşekliğime doymayayım, şu yaşıma geldim hala o filmle gerçekliği birbirinden ayırt edemiyorum. Aslında bal gibi ediyorum, bu pek işime gelmiyor. Kafamın içindeki dünya daha güzel çünkü. Yaşamın onun gibi olmadığını kabullenmek istemiyor, ayak diriyorum. Nasıl da acayip kurallar yaratmışız hep birlikte. Nasıl da duygularımızı küçültücü bulur, gizler; güçlü olabilmek için ayaklarımızın altında un ufak eder olmuşuz. Yazık.

Kütüphane epey geride kaldı, şu ışıkları geçince sinemadayım. Turgut Uyar'ın bir şiiri vardı, ne diyordu? Tam da anımsamıyorum, telefonuma baksam mı? Bakayım tabi, ne halt etmeye taşıyorum ki onu yanımda? Fotoğraf çekmese, aklıma takılan soruların yanıtlarını şak diye karşıma çıkarmasa ne yapayım telefonu? Tamam sen biraz kenara çekil Hüsnü. Evet profil fotoğrafın güzel olmuş. Beğendim tabi niye beğenmeyeyim. Feride, Kenan, Selda hadi bakalım. A aa Selda, o üzerindeki bikini mi? Hava o kadar ısındı mı orada? Bak ne diyeceğim, Nimet'le Fikret mi nişanlanmış? Aysun eklemiş de fotoğrafları. Nasıl? Yok gördüm mesajını fakat o sırada yazamadım, dur vallahi açıklayabilirim. Evet tam otobüsten iniyordum, orada büyük bir mazgal varmış. Kimin yanına mı gidiyordum? Şeyin canım, bizim... Aaa! Yetti yahu!! Ne yapacaktım ben? Evet, Turgut Uyar. Bakalım ne diyormuş şair:

duygusal olmasından korkarak
-kırsal bir yerde sararmış
özellikle öğle yemeğinde-
"seni çok özleyeceğim" dedim
"ben de"

doğrusu belki de ve nedense
duygululuk küçültücü geliyor insana
ne kadar eylülü üst üste yığsan
böyle olmaz belki
feyyaz diyor ki oysa
"ben bir ağlama ustasıyım"
galiba ben de. (*)

***

İşte kapı, işte gişe, işte üyelik kartım, işte sekiz dolarım. İşte ben. Hepimiz buradayız. Hannah? Burada. Kardeşleri? Buradalar. Woody? İçerde. Eh. Hadi madem.

Bazı günler filme girmek için kaldırım boyunca uzanan kalabalıktan eser yok bugün. Koskoca eski salonda yirmi, bilemedim yirmi beş kişiyiz. Ne güzel. Bu her şeyin yolunda olduğuna, hayatın olağan akışının sürdüğüne işaret. İşte lokantalardaki, kafelerdeki, dükkanlardaki kalabalıktan sıyrılmış; ışıklı caddelerde gizli tüm olasılıkları ellerinin tersiyle itip bu loş, bu kıpkırmızı koltuklu salonda buluşmuş, kafalarının içindeki dünyalarına sıkı sıkı sarılmış yirmi beş insan...

"Hi"
"Hi"

İşte, dışarıdaki yüz binlercesinin gereksiz bulacağı; aynı küçük sandalda yol alan ve fakat birbirlerinin varlıklarını ancak belirli zamanlarda fark edenlerin usul, sırdaş selamlaşmaları. İşte benim insanlarım. İşte benim hayatım. Hi be, hepinize tek tek hi!

Perde açılıyor. O bildik yazı biçimi... İnsanın ruhunu okşayan o bildik notalar... O bildik isimler... Film Editor - Susan E. Morse... Oo Susan Hanım, siz de mi buradaydınız? Yeniden karşılaşmak ne hoş... Sonra, güzeller güzeli Mia Farrow... Sonra, "Nobody, not even the rain has such small hands", yani, E.E.Cummings'in meşhur (!) dizesi... Ve benim şaşkınlığım. Ama nasıl olur, ben bunun Cummings'e ait olduğunu öğrenmişim, muhakkak yani, öğrenmiş olmalıyım. Öyle ya, tüp geçitten beş liraya satın aldığım CD'den çekip çıkarmış olamaz ya Susan Hanım bu dizeyi? Ama insanın aynı hayatta, aynı şeyi iki kere öğrenmesi de kulağa pek saçma geliyor doğrusu. Aşk olsun yani Susan Hanım, vallahi billahi aşk olsun size!

Filmin ardından isteksizce çıkış kapısına doğru yürüyorum. Sıra sıra dizilmiş afişlerin önünde bir süre oyalanıyorum. Sinema yönetimi elindeki eski afişleri buraya koyuyor ki isteyen birileri olursa satın alabilsin. Ne diyor duvardaki yazı? Bir afiş beş dolar, üç afiş on dolar. Woody Allen'ın Magic in the Moonlight'ı ilişiyor gözüme. Ne vakittir ilginç bir şey bulursam alayım diyordum. Dışarıya bakayım, şuradan gözüküyor, güzel, yağmur yok. Evde de koca bir boş duvarım var. Hay aklımla bin yaşayayım!

Sinemanın kapısı kapanmış, iki görevliyle ben kalmışız içeride. Fazla oyalanmamalı.

"Ben bunu alıyorum"
"Tabi, sana bir silindir kutu vereyim, içine koyalım"
"İki üç ay önce bir Türk filmi göstermiştiniz, onun afişi de duruyor mu?"
"Kış Uykusu mu? Dur bir bakayım, şu odada olabilir"

Umarım bulur. Ne iyi oldu da akıl ettim sormayı. Filmi izlediğimde tembihlemeyi, "Gösterimler bitince kimseye satmayın, ben alacağım" demeyi düşünmüş fakat bunu yapmayı Nuri Bilge Ceylan'ın kafamın içine kazıdığı türlü duygular yüzünden unutmuştum. Sinemadan çıkınca filmi birlikte izlediğim arkadaşlarımla birbirimize bakmış, ilkin tokat yemiş gibi duruşumuza gülmüş sonra da uzun uzun konuşmak üzere soluğu tenha bir barda almıştık. Kendisine duyduğum ilgiden habersiz Afiş, öylece kalakalmıştı.

"İşte buldum", diye çıkıyor odadan, "İki tane alsan da on dolar, üç tane alsan da. Bir tane daha seç"
"Başka Woody Allen var mı içeride?"
"Dur bakayım, acelen var mı?"
"Benim acelem yok da, kapatacaksınız sinemayı, vaktinizi almayayım?"
"Olur mu canım öyle şey, bakıp geliyorum hemen"

O bakıp gelene kadar ben yerleri silen kızı izliyor, elimdeki posterleri kırıştırmadan rulo yapmaya çalışıyor, lisedeyken Balıkesir'deki Şan Sineması'nın önünde durup “eski afişleri istesek verirler mi acaba?” diye merak edişimizi düşünüyorum. Ne kadar gerçek, ne kadar büyük ve ne kadar ulaşılmazdı onlar. Geliyor adam, bulmuş mu acaba? Bulamamış. Olsun. Ama ben yine de başka bir şey seçseymişim, sonuçta aynı paraymış. “Yok” diyorum, “teşekkür ederim, seçmek istemiyorum.” Yerleri silen kız gülerek bana bakıyor, meğer çok güzel afişler almışım, şaşırmış biraz çünkü genelde insanlar böyle şeylerle ilgilenmezlermiş.

Çocuk gibi sevinçliyim. Fena mı oldu bak? Eski dostları gördüm, neler düşündüm, neler hissettim. Geçmişin, geçmişteki insanların nasıl önce birer birer tozlandıklarını, sonra da adeta kör kuyuya atılmış taşlar gibi ses bile çıkarmadan yok olup korkunç bir karanlığa dönüştüklerini fark ettim. Bir de elbette, geçmişe inat, bugünün -hala- var olduğunu.

Yusuf Atılgan'ın "sinemadan çıkmış insan" diye tanımladığı yaratık şu an tüm gerçekliğiyle, kanlı canlı biçimiyle yanıbaşımda. Onu kaybetmek istemiyorum. En iyisi acele etmeden ağır ağır yürümek ve şu yaşadığım anın tadını sonuna kadar çıkarmak. Evet. Eve gidince de oturup her şeyi kağıda dökeyim. Ne anlatmak istiyorsam, bugün yaşadıklarıma dair dünyaya ne bırakmak istiyorsam tek tek bulup yazayım. Yahu ne adamım, bütün bunlar dünyanın umurunda mı sanki? Hah ağzıma sağlık bunu iyi dedim, iyisi mi, bunu da yazayım.

Eve varınca önce afişleri düzleşsinler diye halının altına yerleştiriyorum. Sonra hiç acele etmeden, zamanın akışıyla hiç inatlaşmadan, onu belki de ilk kez böylesine sakince kabullenerek alıyorum kağıdı kalemi elime, başlıyorum yazmaya:

"Yarım saat kaldı. Şunu da halledip kalkayım. Ne halletmesi? Bir öncekini 20 dakikada bitirdiğimi unuttum mu? Geç kalacağım. Hızlıca yapsam? Hemen başlasam? Delirdim herhalde, yine evden koşarak, telaş içinde mi çıkmak istiyorum? ... "

Özgün Ulusoy,
Mayıs 2015


(*) Galiba Ben De, Turgut Uyar


2 Mayıs 2015 Cumartesi

Manaus - Brezilya



Amazon'un gizemli yağmur ormanlarında bir serüven yaşamak için, önce 'Amazonas'a uçmak gerekiyordu. Amazon havzasında yer alan ve karadan gitme imkanı olmayıp, sadece su ve hava yoluyla ulaşılan ormanın kalbindeki 'Manaus' şehrine, Air Canada bağlantılı TAM Airlines (Brezilya HavaYolları) ile uçtuk.

Amazonas eyaletinin başkenti olan 'Manaus'a, Kanada ­Montreal'den hareketle, ABD­ Miami aktarmalı 17 saatte vardık.

5,5 milyon km2'lik bir alana yayılmış olan Amazon ormanlarında yaşayacağımız maceranın başlangıç noktasi olarak bir liman kenti olan Manaus`a vardik.  



Bir gün önce Kanada'da, ­eksi 30 santigrat dereceye dayanıklı montlarla dolaşırken, şimdi pantolon yerine şort giyinme telaşına düşmüştük...

Manaus'ta 'Manauara' adında saat 23:30'a dek açık kalan, büyük bir AVM`den yanımızda getiremediğimiz yağmur botları, bıçak, olta, yağmurluk gibi bir çok ihtiyacımızı buradan karşıladık.

Kentin ana caddesi olan 'Eduardo Riberio Bulvarı'nda gezinirken, gelip geçen arabaların camlarının kapkara oluşu dikkatimi çekti. Araçların neredeyse tamamının camları, içleri görünmeyecek kadar siyahtı. 

Öğrendiğime göre; hırsızlığın çok büyük sorun olduğu bölgede, bir tür güvenlik önlemiymiş. Özellikle trafikte, kırmızı ışıkta beklerken aracımızın camlarını açmamamız konusunda uyarılmıştık. Yeşil ışık yanana dek, arabaların önünde gösteriler yaparak para toplamaya çalışan insanlar, turistik şehrin yoksul yüzünü yansıtıyordu.


Bir başka önlem de, bankamatiklerden para çekme konusunda alınmıştı; ATM'lerden saat 20:00'den sonra 100 Real'den fazla para çekebilmek engellenmişti. Herhangi bir gasp olayı yaşamamak için, sabahın erken saatlerinde bankamatik cihazına yalnız gitmememiz konusunda da tembihlenmiştik.

'Amazon'un Kalbi' ve 'Ormanlar Şehri' olarak da bilinen Manaus, 'Tanrıların Annesi' anlamına gelen ismini, bölgede yaşayan 'Manaos kabilesi'nden almış.

Şehir merkezindeki 'Indian Museum' da, yerli halkların tarihi, alışkanlıkları, örf, adet ve gelenekleri hakkında fikir edinebilmek mümkün. Bu müzede, Negro nehrinin üst bölümünde yaşayan Tukanos, Dessanas, Tarianos ve Baniwas gibi kabilelerin yaşam ve kültür özellikleri sergileniyor.

'Manaus', 1500'lu yıllarda kauçuk ticareti sayesinde hızla geliştiyse de 1900'lerin başında, lateks fiyatlarının düşmesiyle, aynı hızla gerilemeye başlamış. Fakat, 1967'de serbest bölgenin kurulmasından destek alan önemli bir sanayileşme sayesinde, şehirin nüfusu 2 milyonu aşmış. Amazonas eyaletinin en kalabalık şehri olan Manaus, günümüzde vergi muaafiyeti dolayısıyla, 'Nokia', 'Microsoft', 'Toshiba' gibi teknoloji devlerinin göz bebeği...

Kauçuk baronu Avrupalı şirketler tarafından yaptırılan Teatro Amazonas, görülesi yerlerin başında geliyor. 1896'da neo­klasik tarzda yapılmış olan tiyatro binası, her yıl 'Amazonas Opera Festivali'ne ev sahipliği yapıyor.

Pembe renkli bu ihtişamlı binanın kubbesi, Brezilya bayrağını sembolize eden sarı­yeşil onbinlerce seramikle döşeli. Binanın dekorasyonunda kullanılan mermerler, Portekiz ve İtalya'dan, avizeler ise İngiltere’den getirilmiş. Kubbenin tavanındaki göz kamaştırıcı resimler, İtalyan ressam Domenico de Angelis tarafından yapılmış. Tiyatro, üç katlı localarıyla birlikte 700 seyirci kapasiteli. Binada ayrıca, eski operalarda kullanılan kostümler de sergileniyor.

Kentin klasik yapılarından birisi de Tropical Manaus Ecoresort Oteli; Negro nehrinin kıyısıda, kendine özgü bir hayvanat bahçesi de bulunan, Ponta Negra Plajı ile Moon Plajı yakınlarında, ağaçlar arasında sanki küçük bir köy gibi...

'Ponta Negra Vadisi'nde yüzme havuzları, hareketli barlar ve Manaus nehir plajları var. İnce kumlu plajlarında spor faaliyetleri ve etkinlikler, aralık ayında bile hiç eksik olmuyordu.

Plaj bölgesinde 15.000 kişilik bir de amfitiyatro yer alıyor. Burada ayrıca, halka açık bir orkide serası ve korunmuş bir orman bulunmakta.

Amazon'un bakir ormanlarına dalmadan, trekking için küçük bir prova yapmak istenirse, şehirdeki Mindu, Bilhares ve Sumaúma Parkları ve Aleixo tepesi, Anavilhanas ve Jau Milli Parkları doğal güzellikleri ile büyüleyici yerler.

Ayrıca, şehir içinde Amazon ormanının bir parçası olan Amazon Doğa Bilimleri Müzesi (İNPA) görülebilecek yerler arasında yer alıyor. Burada, bölgedeki bazı balık ve hayvan türlerinin doldurulmuş örnekleri ve kelebekler, böcekler, örümceklere ait büyük bir koleksiyon bulunuyor.

Öte yandan, Brezilya'nın gezi temposunda kesin zayıflarız diye düşünüyorduk fakat her gördüğümüzü tatmak isteğimizden ötürü hiç de öyle olmadı.

Brezilya mutfağı,Türk yemekleriyle benzerlik göstermekle beraber, baharatları ve pişirilme tarzından dolayı daha farklı bir tat bırakıyordu damağımızda.

'Ormanlar Şehri'nde, halka açık işletmelerin dekorasyonları da doğal olarak ağaç doğramaydı.

Yöresel yemeklerin meşhur olduğu, otantik 'Banzeiro Restaurant'ın ahşap masalarından birine kurulduk.

Kavrulmuş manyok unundan yapılan geleneksel Brezilya çeşnisi 'Farofa', en iyi burada yapılıyormuş. Brezilya`nın ünlü içkisi 'Caiprinha'nın yanında gelen ve 'tucumã' ile 'pupunha' cinsi palmiyelerden yapılmış zeytinyağlı meze de nefisti. Sorduk, adına "palmito" dediler; 'palmiyenin kalbi' anlamına geliyormuş...

Bu arada meraklısı için bir saptama yapayım; Caipirinha, %44 alkollü Cachaca içkisi ile misket limonu, esmer şeker ve kırılmış buzla yapılan Brezilya'ya özgü bir tür kokteyl.

Brezilya’nın milli içkisi 'Cachaca'nın, Türkiye'nin rakısı gibi kültürel bir önemi bulunuyor. Sek olarak da içilebilen, rom'a benzeyen ve şeker kamışından damıtma yoluyla elde edilen en yaygın içki.

Amozon nehirindeki 3000 balık türü arasından yeni tutulmuş 'tambatqui' ve 'phoraruç' cinsi balıklar ana yemeğimizdi. Tropikal acı sosları 'tucupi' ve 'murupi' ile sunum güzeldi. Yemeklere acımtırak bir lezzet veren 'tucupi', zehirli 'manyok bitkisi'nin kökünden elde ediliyor. Yerlilerin bambu silahı 'Zarabatana'nın içine yerleştirilen öldürücü oklar da yine manyok kökünden elde edilen zehire bulanıyordu. (Zehir gibi acı deyimi, şimdi daha bir anlam kazandı.)

Patatese benzeyen ama daha lezzetli bir sebze olan manyok, Brezilya yemek kültürü içerisinde önemli bir yere sahip. Ucuz ve her mevsim kolay yetişebilen, sindirimi kolay bir karbonhidrat kaynağı. Kurutulup toz haline getirilmişine tapyoka, fermente ve ince dilimlenmiş haline garri deniyor.

'Tapyoka' ilk olarak Amazon yerlileri tarafından kullanılmaya başlanmış manyok kökünden çıkarılan nişasta. Güney Amerika'da bir çok yemekte kullanılıyor ve ticari yönden de önemi çok büyük.

Kaldığımız eve yakın olan 'Heliodoruz Balbi Meydanı'ndaki, 'Centro Cultural Palacete Provincial' binası dikkat çekiciydi. Bir dönem 'İl Sarayı' olan ve Amazonas eyalet başkanlarının ikamet ettiği yapı şu anda müze olarak kullanılıyor. Bu müzede, bölgesel sanatçıların yüzyıllarca yaptıkları sanat eserleri sergileniyor.

Bir önceki makalemde de belirtiğim gibi; Ertesi gün tecrübeli rehberimiz bay Koni, sabahın erken saatlerinde bizi kaldığımız evden aldı ve Manaus limanında bekleyen tekneye bindik.

Böylece, dünyanın en uzun nehrinden, en büyük ormanına doğru yolculuğumuz başlamış oldu...

İri nilüfer çiçeklerinin arasından sıyrılarak, Amazon'un bir kolu olan 'Rio de Janeiro Negro Nehri'nde, ortalama 10 mil hızla ilerliyoruz...

Manaus'tan uzaklaşırken, şehrin arka yüzü sefil favelalar, yanımızdan geçen üç katlı turist feribotunun gölgesinde küçülerek kayboldular...

Nehir üzerindeki tahtadan evlerde yaşayan Catalan Yerlileri'ne el sallayarak yolumuza devam ediyoruz.

Suyun üzerine kurulmuş, motorlu tekneler için yüzer benzin istasyonları, marketler ve dubalar üzerinde okul bile var. Hatta rehberimiz, su yüzeyinde gezen banka olduğunu da söyledi; nehirin iç kısımlarındaki yerleşim alanlarına gidiyormuş.

Dünyanın en uzun ikinci köprüsü İranbuda Köprüsü (3595m), Rio Negro üzerinde önemli bir yere sahip. Köprü, 2011 yılında açılmadan önce, nehirin karşı kıyısına feribotlarla haftada 2500 araç geçiriliyormuş.

Manaus'tan ayrıldıktan iki saat sonra, Rio Negro ile Solimoes Irmağı'nın birleşerek, Amazon Nehri'ni oluşturduğu çizgiye geliyoruz. Tam da bu noktada, suyun iki farklı rengini ve birbirine karışmadığını görüyoruz.

Solimoes Nehri açık renkli ve daha şeffaf, Rio Negro ise çamur renginde, daha koyu. Solimoes soğuk akarken, Negro ılık.

Manaus'tan 4 saat uzaklaştıktan sonra nehir üzerine kurulmuş bir lokantada, öğle yemeğinin keyfini çıkararak, değişik tropikal meyvelerden tattık. Nehir yunuslarlarıyla yüzüp, oynaşırken günün nasıl geçtiğini anlamadık.

Yazının devamı >> Amazon'da bir hafta



S.Gun
Mayıs 2015

PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More