Ana içeriğe atla

Düşlerimdeki Kafeyi Nerede Buldum?


Gelin şehrin kalabalığından, trafikteki egzoz gazından, belediye otobüsünde itiş kakış yapılan yolculuklardan sıkılıp uzaklara kaçmak istediğiniz bir anı hayal edin.. Hava sıcak, tişörtünüz üstünüze yapışmış, Taksim  Kadıköy otobüsünün içinde sıkışan trafiğin açılmasını bekliyorsunuz..

Derken gözünüzü yavaşça kapatıyor; çok uzaklara, kuzey ülkelerinin serinliğine yelken açmış bir mekana ışınlanıyorsunuz. Ormanın denizle buluştuğu bir yerdesiniz. Akşam vakti, ortalık karanlık. Boynunuzda atkınız, ellerinizde eldivenleriniz, başınızda bereniz var. Hava öyle soğuk ki, buhar çıkıyor üflediğinizde ağzınızdan. Isınmak istiyorsunuz, sıcak bir şeyler içmek, belki...

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız. Yaklaştıkça bunun bir kafe olduğunu fark ediyorsunuz. Uçup gidiyor yalnızlığınız. Adımlarınızı sıklaştırıyorsunuz..


Kulübenin küçük, içine ancak bir kaç masa ve sandalyenin sığdığı bir bahçesi var. Çitlerin arasından geçip bahçeye girerken buranın yaz mevsiminde nasıl da şenlikli olacağını düşünüyorsunuz. Camdan dışarı sarı bir ışık süzülüyor. İçerisi sıcacık, muhakkak.. İki minik merdiven basamağı.. Ve sonra, işte dünyanın en sevimli kulübesinin kapısı elinizin altında. İtiyorsunuz kapıyı. Ömrünüz boyunca unutmayacağınız bir yerdesiniz, hiç şüphe yok. Yoğun kahve kokusu hafifçe başınızı döndürüyor.

İçeri adım attığınızda, buranın sandığınızdan daha küçük olduğunu gözlemliyorsunuz. Kapıdan girince sağda iki, solda üç masa var. Gördüğünüz her şey ahşaptan yapılmış. Masaların hemen önünde tabure ya da bank gibi oturma yerleri var, yere sabitlenmiş. Alan çok dar. İçerideki hava da bir o kadar sıcak! Hemen karşınızda boylu boyunca uzanan bir tezgah var. Sıra sıra dizili kahve makineleri ve keklerin ardında iki genç kız çalışıyor.

Kapıdan içeri adım atmanızla birlikte ortamda kısa bir sessizlik oluyor. Kasadaki kız ağız dolusu gülümseyerek size “Merhaba” diyor. Kafedeki tüm müşteriler de – ki sayıları ancak yediyi buluyor – dönüp size selam veriyorlar. Masalardaki koyu sohbet, kaldığı yerden devam ediyor. Az önce istemeden de olsa bölmüş olduğunuz uğultu sanki hiç kesilmemiş gibi şimdi.


Tam karşı köşedeki masa boş. Cam kenarı. Gerçi bu küçücük kulübenin içerisine sağlı sollu yerleştirilmiş masaların tümünün pencereyle teması var, bir şekilde. Kafenin bu en uzak masasına ulaşmanız üç, bilemediniz dört adım sürüyor. Şimdi, güler yüzlü garsondan sıcak bir kahve istemenin ve masanıza oturup çevrenizi gözlemenin tam zamanı.

Mekan içerisinde, bir kısmı duvarlara ve tavana asılmış durumda pek çok dekoratif malzeme var. Bir gitar, birkaç gaz lambası, balık ağları, kilimler, tablolar, bakır kaplar bunlardan bazıları. Kulağınıza hafif hafif çalan bir ezgi geliyor. Kafedeki diğer müşterilerin konuşmaları, bir de. Ne dediklerini hiç anlamıyorsunuz, anlamak da istemiyorsunuz gerçi. Böylesi çok daha iyi. Hayalinize kimselerin burnunu sokmasına, onu yönlendirmesine izin vermemiş oluyorsunuz böylece. Anlamını bilmediğiniz sözcükler, bildik kahkahalara karışıyor.


Garson kızdan ikinci kez kahve istiyorsunuz. Bardağınızı dolduruyor, size beş sent veriyor. “Bu kadarı biraz fazla, hayalde bile olmayacak iş” diye düşünüp soruyorsunuz kıza. “İlk bardağın ardından içtiğiniz her bardak için beş sent iade ediyoruz. Bu bizim kafemizde yıllardır uygulanan bir kural” diye yanıt veriyor kız. Sonra ağzına o kocaman gülümsemesini yerleştirip neşe içinde kasanın arkasına geçiyor. Kahvenizi yudumlarken, bu anın hiç bitmemesini istiyorsunuz. Şimdi İstanbul’daki o otobüsten ne kadar da uzaktasınız!

Pek kimselerin bilmediği; şehrin dışında, ormanla denizin buluştuğu ıssız bir parkta yer alan bu küçücük kafede belki de daha önce hiç olmadığınız kadar kendinizle baş başasınız...


Böyle bir yer var yeryüzünde, biliyorum. Helsinki’de karanlık bir kış vakti başıboş yürürken çıktı karşıma Cafe Recatta… Eğer yolunuz Helsinki’ye düşerse, sorup soruşturun, mutlaka gidin derim. Internet’te bir arama yaptım, kafeyi anlatan yazısına “Once In a Life Time” diye başlık atmış bir blog yazarı.. Başka söze gerek var mı? 

Özgün,
Haziran 2011

Yorumlar

  1. Düşlerinin yolculuğuna, bir gün kaldığın yerden, birlikte gidebileceğin mutlu insanlarla olman dileğiyle...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Toronto İzlenimleri

Gerekli işlemleri yaptıktan ve ülkeye birer göçmen olarak girişimizi onayladıktan sonra yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi göçmenlik memuru. Bize döndü ve “Welcome to Canada” dedi. Saatler süren yıpratıcı bir yolculuğun ve kapıdan çıkınca karşılaşacağımız belirsizliğin ağırlığı bir an için de olsa kalkıverdi omuzlarımızdan. Gelmiştik işte. Bizi gülümseyerek karşılayan yeni bir ülkemiz vardı artık!

Uyanışım Beyaz Algonquin Toprağında

Size diyorum ki sevgili kutup kurtlarım / Kitcisìpi’yi ışıtan aykırı balıklarım / Uzak yok beyazınız varsa / Ve sözler ağzımızda çekinen / Uykulardan, böyle, sabahlara akınca

Aç Kapıyı Melek, Ben Geldim

Mart ayında bir gün, bir Cuma günü. Saat öğleden sonra 4:30. Sabah hava sıcaklığı eksi otuz santigrat derece idi, şimdi ısındı biraz, yalnızca eksi on. Ah Ottawa, söyle yetmedi mi artık bu kış? İşten koşar adım çıkıyorum. Melek otoparkta beni bekliyor. Önce camları kaplamış olan buzu elimdeki uzun saplı plastik spatula ile bir güzel kazıyorum. Eğer dünyanın bu köşesinde yaşamayı hayal ediyorsa oralarda birileri, işte bu gerçeği de hayallerinin bir köşesine dahil etmeli. Zira spatulayla buz kazımak yemek yemek, su içmek gibi hayatın doğal bir parçası buralarda. Araçların camlarına yapışan kar taneleri buzlaşıyor, kaskatı kesiliyor. İşin yoksa her allahın günü kazı babam kazı.

Sıkıcı Bir İş

Bileklerini kumanda koluna dayamış, “Çok sıkıcı bir iş bu”, diye söyleniyor. “Her gün bir oraya bir oraya uç dur. Kulaklığımı takıp müzik dinliyorum vakit geçirmek için, yoksa zor.” Dışarı bakıyorum. Altımızda Pasifik Okyanusu masmavi uzanıyor. Karşıda, ufuk çizgisinin hemen altında, eski sahipleri tarafından hiç teslim edilmediği halde el değiştirmiş topraklar üzerinde Vancouver ışıldıyor. İnce uzun binalarıyla sanki orman kıyısındaki bir plajda eğlenen bir grup insan gibi görünüyor uzaktan. Pilotun sıkıcı bir iş dediği, bu deniz uçağını uçurmak. Şaka mı yapıyor, diye dönüp yüzüne bakıyorum. Varsa yoksa 30 yaşında genç bir adam. “Çalışırken ben de sıkılıyorum, ama benim böyle bir manzaram yok”, diyorum. “Sen de kendince haklısın”, dercesine bir kuş gibi sağa sola sallıyor başını. Benim büyüdüğüm yerlerde böyle deniz uçakları yoktu. Eğer hayatta böyle bir seçeneğim de olduğunu bilseydim, ne yapar eder kendime bu kariyeri seçerdim, diye düşünüyorum. ...