Ana içeriğe atla

Madam Katia'nın Şapkaları


2012 yılının Aralık ayında, Beyoğlu'da Galatasaray'dan Tünel'e doğru yürürken sağ kanattaki tarihi binalardan birinin altından geçerek girilen Hazzopulo (Hacopu) Pasajı'ndayım. Büyülü bir pasaj burası. Renk renk dükkanlar var içinde. Hediyelik eşya, takılar, süs malzemeleri, sahaflar ve yakın dönemde mantar gibi çoğalan çay kahve mekanları ile dolup taşan pasajda vitrini oldukça sönük bir dükkan var. Camekanın içine, vitrinin sadeliğine uyan küçücük bir tabela yerleştirilmiş: Şapkacı Katia.

Burası öyle gizli, öyle sade bir yer ki, özellikle aramasam asla dikkatimi çekmezdi doğrusu. Bir televizyon programının çekimleri için, Katia Kiracı'nın 26 yıldır şapkalara can verdiği dükkanın önündeyim.

Kapıyı açıp içeri adım attığımda, sandığımın aksine oldukça hayat dolu bir yere geldiğimi anlıyorum. Katia'nın cana yakın anlatımı ile, geçmişten bugüne uzanan şapkaların dünyasına balıklama dalıyorum...

Katia, önce dükkanın öyküsünü anlatıyor. El yapımı şapkalar üretmeyi annesinden öğrenmiş. Zaten bu dükkanı da 1960'lı yıllarda annesi Madam Eva açmış. Önceleri Aznavur Pasajı'nda olan dükkan kısa bir süre sonra Hazzopulo'ya taşınmış.


Katia Kiracı, yıllar önce bir çocuk olarak geldiği bu dükkanda bugün; tüm zorluklara inat; renk renk, çeşit çeşit şapkalar üretiyor. Duvarlar solmuş fotoğraflar ve gazete küpürleri ile dolu. 

Gazetelere şöyle bir göz atıyorum. Katia'nın annesi Madam Eva ile yapılmış röportajlar çarpıyor gözüme: "Madam Eva'nın Şapkaları".. Şimdi de ben, yıllar sonra, Madam Eva'nın kızıyla bir televizyon programı için söyleşi yapıyor, ona şapkalarını soruyorum. Kendimi bir anda zamanın umarsızca akıp gidişini anlatan bu öykünün içinde buluveriyorum.

Katia'nın annesi Madam Eva
Bakışlarım insana hem huzur hem de tarif edemeyeceğim, ihtimal geçmişle bu denli sıkı fıkı oluşundan kaynaklanan bir sıkıntı veren mekanın duvarlarında gezinmeye devam ediyor.. "Şapkalarımız modeldir, satılmaz" yazısını görünce içinde kaybolduğum nostaljik dünyadan bugüne dönüyorum.. Nasıl yani, diyorum. Soruyorum Katia'ya. 

Katia, dükkandaki ve hatta vitrindeki şapkaların tümünün, insanların görüp incelemesi ve istedikleri şapkayı tarif edebilmeleri için kullanılan birer model olduğunu anlatıyor. Söylediğine göre istediği modeli seçen bir müşterinin şapkasını, yine müşterinin istediği renkte sıfırdan, üstelik yalnızca iki gün içinde imal ediyor.

Bu kez gözüm, duvardaki başka bir yazıya takılıyor: "Lütfen fotoğraf çekmeyin!" Bakışlarımdan merakımı sezmiş olan Katia durumu açıklıyor hemen: "Bunu yazdık çünkü kimi insanlar gelip fotoğraf çekip gidiyorlar. Amaçları şapkaların kopyalarını üretip piyasaya sürmek. Biz buna izin vermiyoruz çünkü modellerimizin hepsi özgün. Hepsini ben tasarlıyorum."


Yeni sezon için üretilen modeller dükkanın içinde veya vitrinde sergilenmiyor. Katia model hırsızlarından korumak için son moda şapkalarını dükkanın arkasınsaki atölyede muhafaza ediyor.

Derken kapı çalınıyor, bir müşteri giriyor içeri. "Cumartesi günü kürk mantonun üzerine giyebileceğim bej renkli bir şapka istiyorum" diyor. Katia, müşterisinin tam olarak ne istediğini tespit edebilmek için sorular soruyor, önerilerde bulunuyor. Böylece, hem de bizzat şahitliğimde, yepyeni bir şapkanın var oluş öyküsü başlamış oluyor..


"Eskiden şapkaya talep daha çoktu" diyor Katia. Yakınmıyor ama. Durumu kabullenmiş görünüyor. "Eskiden kimse şapkasız sokağa çıkmazdı, şimdi öyle değil" diye ekliyor. Son zamanlarda artan dönem dizileri modasıysa Katia'nın yüzünü güldürmüş. Çünkü pek çok film ve dizide aksesuar olarak kullanılan şapkaları Katia üretiyor. Çok fazla meşhur müşterisi var, hepsi film yıldızları. Ama isim vermiyor, kimlere şapka yaptığını sır gibi saklıyor..

Üç ana kagir yapıdan oluşan Hazzopulo Pasajı'nın iç avlusunda bugün yürümek neredeyse olanaksız. Zira adım atmak istediğim her noktaya bir tabure ve sehpa yerleştirilmiş, çay kahve servisi yapılıyor. Tamam, bu atmosferde oturup bir şeyler içmek güzel ama böyle tıka basa dolu bir avlu yerine kafelerin kenarda toplandığı, merkezin boş bırakıldığı bir düzen daha sevimli olurdu sanki.


Avlunun bu görünümünden yıllarını burada geçirmiş olan Katia da çok rahatsız. "Madem kafe yapacaklardı, bari daha düzenli, daha modern görünümlü bir yer yapsalardı" diyor. Birbirinin peşi sıra dizilmiş taburelere bakınca, ona hak vermemek olanaksız. Tamam, elbette buraya bir Starbucks açılsa daha güzel olurdu demek gafletini göstermeyeceğiz. Ama en azından biraz daha düzenli ve medeni bir görünümü hak ediyor Hazzopulo Pasajı...

Bana ayırdığı zaman için teşekkür ediyor ve pasajın dar ve kalabalık koridorundan geçerek İstiklal Caddesi'ne çıkıyorum... Yerdeki çirkin taşlara bakıyorum. Bir kez daha hayıflanıyor ve Beyoğlu'nun eski ağaçlı günlerini özleyerek Tünel'e doğru yürüyorum. Şapkalı insanlar arıyor gözlerim. Katia'nın sözleri yankılanıyor kulaklarımda: "Eskiden herkes şapka takardı. Beyoğlu küçük bir Paris gibiydi eskiden..."

Özgün,
Aralık 2012

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

TROMSØ: Kutup İkliminde Üç Gün

2010 yılının K asım ayı. Saat üç, öğleden sonra. Hava karanlık. Tüm sokak lambaları yanıyor. Kuzey kutup dairesinin yaklaşık 350 km kuzeyinde, kutup noktasının ise 2000 km güneyinde, Norve ç'in Tromsø kentindeyim.  Yerler buzla kaplı olsa da, kentte bulunduğum 3 gün süresince hava sıcaklığı -5 derecenin altına inmiyor. Dünya coğrafyasının bu kadar kuzeyinde böylesine "ılıman" bir havayla karşılaşmak şaşırtıyor beni. Bu hep böyle midir, yoksa Tromsø Türkiye'den gelen garip yolcusuna "Hoş geldin" mi demektedir, bilemiyorum. Uzaktan gelen yolcusunu karşılamaya hazır, boş bir sokak

Barbados Sokakları

Aslında bu tatil 2012'nin Aralık ayının ilk haftasında gerçekleşti. Fakülteden yakın arkadaşımın Barbados'ta düğünününe davetliydik. Bu davet, Karayip Denizi'nde arkadaşlarla beraber keyif yapmak, Ottawa'nın buz tutmuş yollarından, kasvetli havasından bir haftalığına uzaklaşıp, ruhumuzu dinlendirmek ve uzak ufuklara açılmak için mükemmel bir fırsattı. ( Ottawa 'da kalsaydık, henüz snowboard/ski sezonu da açılmamış olacağından, sönük bir hafta olacaktı) Görmediğimiz yerlere karşı her zaman büyük bir tutkumuz var. Aslına bakarsan sen gelmeden Dünya turunu da aradan çıkartmay ı  planlıyoruz. Aziz Augustine'in dediği gibi " Bu dünya bir kitap ve gezmedikçe sadece tek bir sayfayı okuduğunla kalırsın ". Gibbs Beach - S.Gun 2012

Dispanserin Bahçesinden Işıltılı Caddelere

Lise çağımdaydım. Evim Balıkesir’deydi. Ailem, arkadaşlarım, tüm yaşantım orada, o küçük ve sevimli şehrin içindeydi. Sevimli olmasına sevimliydi ama, tüm diğer taşra kentleri gibi Balıkesir de insana dört duvar arasında kalmış hissi veren, sınırlı, kapalı bir yerdi. Sanki hayatın bir fragmanını yaşıyorduk orada, gerçeği kentin duvarlarının ötesinde; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’deydi. Gürül gürül akıyordu da hayat, biz orada öylece duruyor gibiydik, sanki. Her ayın başında, Şan Sineması’nın hemen karşısındaki gazete bayisine büyük bir heyecan içinde koşmamız bu yüzdendi. Tüm dünya, geçmişin ve geleceğin toplamı hatta, sanki yoğunlaşıp tek bir kara deliğe çökmüş ve o da koca evrende gelip bu büfenin önündeki “Yaysat” sepetine düşmüştü. Sinema, Atlas ve Gezi dergilerinin yeni sayıları gelmişse onları hemen raftan kapar, eğip bükmeden, üzerlerindeki naylona dahi zarar vermeden çantalarımıza atar ve evlerimizin, Underground Cafe’nin, yahut bahçesinde saatlerce oturduğumuz hüküm...

Foça'da Bıraktım Ruhumu

Onlar kentlerini,  bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü  ve en güzel iklimde kurdular. Heredot Foça için söylenmiş bu sözler. Truva Savaşını yazmak için Anadolu’ya geldiğinde Foça'ya hayran kalan Heredot'un anlattıklarindan çok daha fazlasıdır Foça. Kalbinizin ve ruhunuzun Ege'de kalmasının yegane sebebi oluveriyor bu şirin kasaba.   Benim için ise; İzmir'e olan aşkımın başlangıç noktası, çocukluğumun oyun bahçesi, bugünümün mutluluk diyarı. Micro Talasa - S.Gun 2014