Ana içeriğe atla

İstanbullu Bir Turistin Gözünden Ottawa - 1

Selam, ben Emre, Ottawa'da hızlı geçen birinci haftamın sonunda gözlemlerimi bu yazı ile hızlıca paylaştım, sürç-i lisan ettiysem affola. 

14 Haziran Salı: 


Aktarmalı uzun bir yolculuk sonrası başkent Ottawa'nın (İstanbul Atatürk Havalimanı ile karşılaştırıldığında) küçük uluslararası "Ottawa MacDonald–Cartier" havaalanına indim, dışarı çıkar çıkmaz fırın sıcağı gibi bir hava ile karşılandım. Alandan şehir merkezindeki eve giden yol bol yeşillikli ve sanki tüm şehrin bir bahçıvanı varmış gibi yemyeşil, düzenli ve temiz göründü. Jetlag halinde arkadaşların güneş vuran salonlarında kedi gibi kıvrılıp uyudum ve dinlendim.


15 Haziran Çarşamba: 

Şehir merkezinde kalıyorum. Öncelikle, başkentin göbeğinde bulunan, "Parliament Hill" olarak bilinen tepecik üstünde, Rideau Nehrine nazır gotic mimariye sahip "parlamento" yani meclis binasını gezmek için şehir merkezinden yürüyerek geçtim. Yol boyunca, özellikle Rideau caddesinin bir alt sokağı York sokağında bir çok evsiz ya da paspal diye tabir edebileceğim tipler gördüm. Bazıları bu öğlen vakti sarhoş gibi yürümekte zorlanıyorlardı.


Parlamento binasına vardım da ne göreyim, büyük bir kalabalık tepedeki çimenlikte Yoga yapıyor. Hatta ve hatta uzaktan sanki 5-10 tane de T-REX dinazor görüyorum. Hayal mi görüyorum, dinazor mu onlarve burası meclis binasının bahçesi mi gerçekten? Bizim TBMM ye denk geliyor değil mi burası ?

Biraz yaklaşınca gerçekten de dinazor kostümü giymiş yoga yapan tipler olduğunu farkettim. Yakındaki bir müzenin (Museum of Nature) yaz sezonunda sergileyecegi yeni "Ultimate Dinosaurssergisinin reklamı olarak bunu yaptığını öğrendim. Bu müzeyi de gezmek gerek (Perşembe günleri saat 5 ten sonra ücretsiz olarak gezebiliyormuşum.)

Google'dan "Parliament Hill" diye aradığımda çıkan resim burası, ama gerçekten burası meclis binası mı kendimi sorguladığımdan yakındaki bir polise tekrar sordum "İz dis the Kanadıyin Neyşınıl Parlement Bilding", "Yes Sir" diye ultra güven verici bir cevap geldi.


Kafamı tekrar Parlemento binasına doğru çevirdim. Çoğunluğu bayan olan yoga grubunun genellikle tercih ettiği kıyafet tight ağırlıklı. Burada bu etkinlik dört gün devam etse, üç gün üç gece burda kamp kuracak insanlar tanıyorum öyle bir manzara anlayacağınız. 


Daha sonra Herkesin kıyafetindeki logonun Lululemon adlı marka olduğunu öğrendim. Parlamento binasını ve saat (barış) kulesini ücretsiz bir şekilde gezdim. Saat kulesinin tepesinden şehir 360 derece çok güzel görünüyor. Başkan Trudeu'yu da buralarda görmek mümkünmüş aslında, ben bugün göremedim. Geçen hafta Ottawa'da oynanan Kanada - Brezilya kadınlar futbol karşılaşması öncesi yine bu çimlerde selfie çekerlerkenki videosunu görmüştüm. Hava oldukça sıcak, 24 santigrat derece. 

Çarşamba günü akşam ise "Fringe Festival" adındaki tiyatro festivalinin açılışı olduğunu söyledi arkadaşlarım ve Arts Court binasındaki açılışa katıldık.Ücretsiz bu açılış akşam 7 de başladı ve her oyun 3 dakikalık kısa özetlerle oyuncuları tarafından sahnede tanıtıldı. Ne kadar ilginç bir tiyatro festivali. "Fringe" in kelime anlamına tam olarak uyuyor. (Fringe: uçarı, kaçık, deli dolu, sınırları zorlayan)

Mimikler, konular, vücut dili hepsi en uç seviyede. Bir kaç tanesi de yarı çıplak geçti, yaklaşık 100 kişilik her yaştan bir kalabalık ile bu kısa özetleri izledik.

Festival için 5 oyunluk bir kart aldım istediğim 5 oyunu izleyebileceğim. Ayrıca her gün seçilmiş bazı oyunlar da %50 indirimli olacakmış.

16 Haziran Perşembe:

Her yer yemyeşil şehrin içinden geçen Rideau Kanalının iki yanında sürekli bisikletliler ve koşan güzel insanlar geçiyor. Gözüme en keyflı görünen ise çocuklarını bisikletlerinin arkasındaki küçük vagonlara (bicycle trailer) oturtup gezdiren anne babalar. Kanalın sularında ördekler ve kazlar yavruları ile yüzüyorlar, kuşlar cıvıldıyor. Çocuklar bu güzelliklerin tadına en iyi varanlar. Biz de kanalın yanından bisikletle turlamak için küçük bir piknik çantası hazırladık.  Yanımızda termosumuz şehrin yine merkezinde bulunan italyan marketi Bottega'dan aldığımız salamlı sandviçlerimiz var. Bu büyük ve leziz sandviçler nasıl bu kadar ucuz?

Yenice yapılmış olduğu belli, kanala bakan, kongre merkezi "Shaw Center" önünden kanal boyunca giden ve sadece bisikletler ve yayalara ayrılmış bu özel yolda güneye doğru ilerliyoruz. 


Açılıp kapanabilen Pretoria Köprüsünden karşıya geçip kanalı solumuza alarak devam ettik. Yeşillikler ve küçük göletleri geçip Landsdowne park adlı bir yere geldik. Avrupai bir havada yapılmış bir meydan, etrafında barlar kafeler, basket sahası, çocuklar için kaykay, oyun ve şu parkı, büyük bir çimenlik alan ve bir de koca bir stadyum var. Stadyumun hemen dibiinde ise bir gök delen. Burada yaşayanlar balkonlarından beleş tepenin dibine vuruyormuş her karşılaşmada. Burada amerikan futbolu ve normal futbol oyanniyor. Geçen haftaki Brezilya ve Kanada bayanlar milli dostluk maçı da burda oynanıyormuş. Bisikletleri özel olarak ayrılmış bisikletliklere kilitleyip yakındaki bir barda biraz soluklanıyoruz. Bar dediğim mekan (Craft Beer Marketnerdesye 300 kişilik kapasitede içeride kendi bira imalathaneleri var ve tavandaki cam duvarlı imalathane kısmına giden büyük çelik borular bar kısmına bira taşıyor sanırım.

Kanada`ya özgü bir yemek olan "poutine" deniyorum. Patates kızartması üstüne, "chese curd" denilen lor peynir ve üstünede koyu bir et sosu (gravy) dökülmesinden ibaret.

Ak
şam 9'da "Fringe Festival" kapsamindaki ilk sectigim oyunu izleyemek icin Arts Court binasina gittik. "Lovely Lady Lump" adli bu oyunda Avustralya'lı sanatçı Lana Schwarcz`in rastlantısal olarak gelişen meme kanserinin erken teşhisi ve sonrasında tedavi sürecini komik bir dilde sahneleyecekmiş.


Lana sahneye üstsüz olarak çıktı. Oyuna başlarken "bunlar benim memlerim" diyerek memelerini tutan Lana, memlerini de kukla gibi konuşturup "biz Lana'nın memeleriyiz" diyerek devam etti. Performans bence çok etkliyiciydi ve özellikle tüm kız arkadaşlarımızın bunu izlemesini isterdim.


60 dakikalık performansın sonunda Lana, "Hayatında bireysel olarak yada ailesinde kanser ile boğuşmuş olan ya da olmayan herkes oyun cisikında yanıma gelip bana sarılabilir" diyerek oyunu bitirdi. Oyun sonrasında, perfomansı yorumlarken eve yürüdük. Sokaklar oldukça güvenli görünüyor.

Gözlemlerim - 1:
  • Şehir merkezinde bir sürü shawarmacı gördüm. Shawarma King, Shawarma Queen, Shawarma Prince, Shawarma Palace kraliyet ailesi olduğu gibi burda. Shawarma diye bir yemek var, bizim dönerin biraz daha kalını, yemesi pek keyflı değil pide ekmeği gibi yuvarlak bir ekmeğe sarıp veriyorlar ve vicik vicik akıyor tüm sosu.
  • Herkes çok saygılı, arabalar yayalara yol veriyor.
  • Rideau, Elgin ve Bank sokağı oldukça neşeli yerler. Rideau da geçen hafta bir göçük olmuş, metro yapımı sırasında yol çökmüş, içine de içi boş bir araç düşmüş, aracı çıkatamayız diyerek üstüne beton döküp kapatmışlar deliği. Deliğin yarısı halen açıktı ben gezerken.
  • Tim Hortons diye bir kahveci var nerdeyse her köşe başında, ilk açıldığında Kanada'lı olup şimdilerde Wendy's zincirine de sahip olan bir Amerikalı şirkete aitmiş. Normal  ve French Vanilla aromalı kahvesini denedim pek kahve gibi tatmıyor daha şekerli, başka bir tad. "Double Double" diyip bir şey ısmarlayıp duruyor gelen giden, 2 doz şeker 2 doz krema anlamına geliyormuş.
  • Bottega'nın içinde baristanın hazırladığı latte denedigim en leziz kahveydi. 
  • Şehir merkezinde Courtyard diye bir bölge var, yayalara özel bahçeli restaurantlar ve bir de Planet Coffee adlı bir kahveye yer sahipliği yapıyor. Avrupayı andırmasından dolayı oldukça keyflı bir dinlenme bölgesi. Al kitabını gel oku diye çağırıyor resmen.  Yalnız bu Planet Coffe de internet yok ve sadece nakit para kabul ediyorlar ne büyük saçmalık.
  • Sokaklarda hem İngilizce hem Fransızca duyuyorum.
  • Buranın kışın -30 C olduğuna inanamıyorum.
Sürekli bir festival daha başlıyor, önümde Ottawa RibFest, Ottawa Jazz Festival, Ottawa Dragon Boat Festival, ve 1 Temmuz Cuma Kanada Günü kutlamaları var. 


>>>>>  Yazının ikinci bölümü  <<<<<<

Yazan:  Emre
Düzenleyenler:  S.G & O.U

Yorumlar

  1. teşekkurler bizleride oralara götürdünüz çok güzel bir anlatım

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hey Gidi Ece Temelkuran!

“İçinde deniz olmayan bir şehirde yaşayamam. Çünkü yüzümü denize döndüğüm zaman herkesi arkamda bırakmış olurum ve işte bu sayede, gerçek anlamda kendimle baş başa kalabilirim.” Bir belgesel için İstanbul Boğazı'ndaki bir çay bahçesinde söyleşirken böyle demişti bana Ece Temelkuran. İngiliz Körfezi, Vancouver, 2022 Bu şehirde deniz yok ama büyüleyici Ottawa Nehri, ya da Algonquin dilindeki ismiyle, Kitchissippi var. Bu akşam ben yüzümü işte o nehre dönüp herkesi ve her şeyi unutacak, kendi ellerimden tutacaktım. Güneş Kitchissippi üzerinde alçalmıştı ve Temelkuran’ın sözleri hafızamda yankılanıyordu. Birden, en beklenmedik anda, sarhoş edici güzellikte bir müzik başladı. Notalar gelip dört yanımı sarıverdiler. Havada, suyun üzerinde, ağaçların dallarından sarkar biçimde ve de yüzmekte olan kazların gözlerindeydiler. Şurası açıktı ki, arkamda bırakmaya niyetlendiğim insanlar bir araya gelmiş ve beni kararımdan caydırmak için el birliği yapmışlardı. “Acilen bir şeyler düşünmeliyiz”, ...

Uyanışım Beyaz Algonquin Toprağında

Size diyorum ki sevgili kutup kurtlarım / Kitcisìpi’yi ışıtan aykırı balıklarım / Uzak yok beyazınız varsa / Ve sözler ağzımızda çekinen / Uykulardan, böyle, sabahlara akınca

Eşzamanlılığın Göreliliği

Pencereden güneşli kış gününü izliyor ve tam şu anda dünyanın uzak bir köşesinde ne yapıyor olabileceğini düşünüyorum. Her ne kadar henüz gençken bu dünyadaki tüm zamanımızı birbirimizden ayrı geçirmeye karar vermiş olsak da, paylaştığımız bir şeyin hep var olduğunu ve onun yıllar boyunca hiç durmadan bizi birbirimize bağlamayı sürdürdüğünü düşünüp avunuyorum.

Sıkıcı Bir İş

Bileklerini kumanda koluna dayamış, “Çok sıkıcı bir iş bu”, diye söyleniyor. “Her gün bir oraya bir oraya uç dur. Kulaklığımı takıp müzik dinliyorum vakit geçirmek için, yoksa zor.” Dışarı bakıyorum. Altımızda Pasifik Okyanusu masmavi uzanıyor. Karşıda, ufuk çizgisinin hemen altında, eski sahipleri tarafından hiç teslim edilmediği halde el değiştirmiş topraklar üzerinde Vancouver ışıldıyor. İnce uzun binalarıyla sanki orman kıyısındaki bir plajda eğlenen bir grup insan gibi görünüyor uzaktan. Pilotun sıkıcı bir iş dediği, bu deniz uçağını uçurmak. Şaka mı yapıyor, diye dönüp yüzüne bakıyorum. Varsa yoksa 30 yaşında genç bir adam. “Çalışırken ben de sıkılıyorum, ama benim böyle bir manzaram yok”, diyorum. “Sen de kendince haklısın”, dercesine bir kuş gibi sağa sola sallıyor başını. Benim büyüdüğüm yerlerde böyle deniz uçakları yoktu. Eğer hayatta böyle bir seçeneğim de olduğunu bilseydim, ne yapar eder kendime bu kariyeri seçerdim, diye düşünüyorum. ...