Ana içeriğe atla

Eşzamanlılığın Göreliliği

Pencereden güneşli kış gününü izliyor ve tam şu anda dünyanın uzak bir köşesinde ne yapıyor olabileceğini düşünüyorum. Her ne kadar henüz gençken bu dünyadaki tüm zamanımızı birbirimizden ayrı geçirmeye karar vermiş olsak da, hep paylaştığımız bir şeyin var olduğunu ve onun yıllar boyunca hiç durmadan bizi birbirimize bağlamayı sürdürdüğünü düşünüp avunuyorum. Şu içinde bulunduğumuz an, ikimizi de kapsayan şimdi, tam kırk üç yıldır hem seni hem de beni bıkmadan kanatlarının üzerinde taşımayı sürdürüyor.

Nedendir bilmem, pencerenin önünde böyle bir süre durduktan sonra ellerime bakıp ipe sapa gelmez şeyler düşünmeye başlıyorum. Ellerime baktığımda gerçekten şu andaki hallerini mi görüyorum acaba, diyorum örneğin. Ellerim ve ben aynı şimdinin mi içindeyiz? Nedir ki şimdi dediğimiz şey? Okyanusun ötesine uzanır mı? Dağların ardına dokunur mu? Hem İstanbul’a, hem Tokyo’ya, hem de Vancouver’a değebilir mi? Her yeri ve her şeyi tümden kapsayan bir şimdi var mıdır, hepimizin aynı anda içinde olduğumuz?


Böyle değişik düşüncelerin içinde savrulup dururken, bir şeyi görebilmem için o şeyden yansıyan ışığın gözlerime ulaşması gerekir, diye bir tespit yapıyorum. Yani ellerime baktığımda onların şu andaki hallerini değil kısa bir zaman önceki hallerini görüyor olmalıyım. Bir kaç saat önce eve geldiğimde kapının arkasına asmış olduğum montuma bakıyorum, hala bıraktığım gibi duruyor. Ondan haberdar olmamın yolu ondan bana ulaşan ışık. Bu ışık ellerimden yansıyan ışığa göre daha uzun bir yol kat ediyor. Yani gözlerimi ellerimden montuma kaydırdığımda biraz daha geçmişe doğru bakmaya başlıyorum.

Yeniden pencereye dönüyor ve bir süre Burrard Körfezi’nin kıpır kıpır mavi sularını seyrediyorum. Önce bir deniz uçağı kanatlarını sallayarak suyun üzerine iniyor, sonra bir katil balina çetesi gökyüzüne sular püskürterek önümden geçiyor. Körfezin öteki ucunda Kuzey Vancouver var. Onun üzerinde ve ötesindeyse kuzeyin görkemli dağları. O dağların karlı doruklarını görüyorum. Demek ki, diyorum, ışık oradan yola çıktığı zaman o dağlar oradaymış. Ya şimdi? Bilmiyorum.

* * *

Seni benden on bin kilometre uzakta tutan puslu şehrini tanımıyorum, onu hiç ziyaret etmedim. Öyle uzakta ki, penceremden bakınca dağları gördüğüm gibi göremiyorum onu. Şimdi telefonu elime alıp seni arasam, sesin bana ulaşana dek büyük mesafeler kat edecek, yer altındaki fiber optik kablolardan geçecek, belki gökyüzündeki bir kaç uydudan yansıyıp geri dönecek. Ve fakat hangi yolu izlerse izlesin, mutlaka ışık hızına yakın bir hızla yolculuk edip saniyenin küçük bir dilimi içinde bana ulaşacak.

- Merhaba, benim, ben. Özgün. Tanıdın mı?

- Alo? İnanmıyorum! Tam aklımdan geçiyordun!

- Nasıl yani, tam şu anda mı?

- Evet. Şimdi. Tam da telefonum çaldığı anda!

Eğer ayrı geçirdiğimiz çeyrek yüzyıldan sonra bugün gerçekten de telefonlaşacak olsak, farklı uzamlarda bulunsak da aynı anın içindeymişiz, aynı şimdiyi paylaşıyormuşuz gibi hissedecektik kuşkusuz. Ama düşünsene, aslında ben senin sesini duyduğumda geçmişte, yani yaklaşık otuz milisaniye önce söylediğin sözleri işitiyor olacaktım.

- Yani onca yıl geçip gitmiş, hala otuz milisaniye diyorsun. Allah akıl fikir versin.

Hayalimdeki sesin, işte böyle diyor şimdi bana. Onun bu hoşgörüsüz tınısını işitip de gerçekte birbirimizden ne denli farklı olduğumuzu duymamak mümkün mü? Gözlerime yerleşen bildik bir üzüntüyle Güneş’e çeviriyorum başımı. Sıcaklığının, yumuşak dokunuşunun yüzümde dolaşmasına izin veriyorum. Sanki bir şey anlatmak istiyor bana, diyorum. Ve böylece yavaşça, içinde bulunduğum sahte gerçeklikten sıyrılıp yeniden kendi güvenli dünyama dönüyorum. Güneşten yola çıkan ışığın bana ulaşana dek ne kadar süreyle yolculuk yapması gerektiğini anımsaya çalışıyorum. Bir yandan belleğimi zorluyor bir yandan da bu yaptığımdan utanç duyup, yani gerçekten de allah akıl fikir versin bana, diyorum. Sekiz dakika. Anımsadım. Güneş’e bakınca onun yaklaşık sekiz dakika önceki halini görüyorum. Yüzüme dokunan sıcak elleri sekiz dakika geçmişten çıkıp geliyor.

Çekinerek dönüp sana bakıyorum. Gözlerinin çevresinde ve yanaklarında minik kırışıklıklar var. Eh, kırk yaşını geride bıraktın artık, diyorum. Sana değil, içimden, kendi kendime söylüyorum. Seni karşımda öyle gerçekçi görüyor, bu anı öyle gerçek yaşıyorum ki, aklımı yitirmiş olmasam bari, diye kaygılanıyorum.

Burada mısın gerçekten? Vancouver’da mısın?


Ben baktıkça sen; yanakların, saçların, dudakların ve sesinle yirmi yaşındaki haline dönüşüyorsun. O bir şey değil, ellerimi de gençleştiriyorsun. Her ikimizi de, yıllar önce Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de olduğumuz gibi görüyorum. Şehirlerarası otobüslerin sigara kokulu koltuklarında uyumaya çalıştığımız, içimizde bizi bekleyen geleceğin heyecanıyla gençliğimizin caddelerinde dolaştığımız günlerdeki gibi. Bana “kaplumbağa yakanın” ne demek olduğunu öğrettiğin günü anımsıyorum. Turuncu hırkamı üzerime sıcacık bir yuva gibi giymiş, dudaklarımda gamsız bir gülümsemeyle kağıtlar katlarken bir fotoğraf karesinde donup kaldığım o geceye gidiyorum. Turuncu, mavi, kırmızı kağıtları kesiyor, katlıyor, yapıştırıyor; göz ucuyla da, her şey istediğin gibi oluyor mu, mutlu musun diye seni süzüyorum.

İşte ben bunları düşündükçe çözülüp gidiyor içimdeki üzüntü. Dikkati dağılmış bir çocuk gibi unutuveriyorum hiç yaşanmamış onca hatıranın sızısını. Dev gibi bir heyecanla, dinle, dinle, dinle bak, diyorum sana, dinle de otuz milisaniyenin neden önemli olduğunu anlatayım. Dinliyor musun?

Bir süre hiçbir şey demeden öylece bakıyor, neden sonra, biliyor musun, diyorsun usulca, ne çok özlemişim seni.

* * *

Albert Einstein 1905’te Özel Görelilik Teorisi’ni yayımladığında eşzamanlılığın göreliliği denilen ilginç bir kavramı günışığına çıkarmıştı. Şöyle bir şeydi bu kabaca: “Birbirlerine göre hareket halinde olan gözlemciler olayların zamanlaması hakkında uzlaşamazlar.”

Bir tren hayal et. Bu tren, beklemekte olduğun istasyona doğru yaklaşmakta. Sen perondasın ve trenin geçeceği yöne bakıyorsun. Bense trenin içindeyim ve yüzüm senin bulunduğun taraftaki pencereye dönük. Tam trenin ortasında ayakta duruyorum, yani trenin ön ucuna da arka ucuna da eşit uzaklıktayım. Kolaylık olması için, trenin tek bir vagondan oluştuğunu düşünelim. Tren durmadan geçip gidecek, sen ve ben kısacık bir an için aynı doğrultuda yüz yüze geleceğiz. İşte tam bu anda, ellerimde tuttuğum iki fener yardımıyla biri trenin ön tarafına, diğeri de arka tarafına doğru iki lazer ışını gönderdiğimi düşün. 

Ben her iki ışının da hedeflerine aynı anda ulaştığını görüyor ve diyorum ki, “Gördün değil mi, iki duvar da aynı anda aydınlandı.”

Sen de diyorsun ki, “Yoo hayır, öyle olmadı. Önce trenin arkasındaki duvar aydınlandı.”

Başa sarıp bir de senin gözünden bakalım olan bitene. Yüz yüze geldiğimiz o an, ışınları gönderdiğimi fark ediyorsun. Fakat benden farklı olarak, sen yalnızca ışınların değil trenin de hareket ettiğini görüyorsun. Öne doğru giden ışık trenin ön duvarına ulaşmak için yol almaktayken, o duvar da ileri doğru gidiyor. Bu ışık hedefine ulaşmak için diğerine göre daha uzun bir yol kat etmek zorunda. Yani, sözlerinde haklısın. Sen önce trenin arka duvarının, sonra ön duvarının aydınlandığını görüyorsun. Benim için aynı anda olan bu iki olay, senin için aynı anda olmuyor.

- Ama nasıl olabilir böyle bir şey? Anlaşamıyor muyuz yani?

- Korkarım hayır. Hangi konuda anlaştık ki zaten?

- Diş macunu olmadan da diş fırçalanabilir demiştin bir keresinde.

- Çok iyi demişim. Bugün olsa yine derim.

- Bu ışıklar konusunu ne yapacağız? Kim haklı?

- İkimiz de haklıyız. Ve inatçılığın işe yaramayacağı bir yerdeyiz.

- Tek çıkar yol uzlaşamayacağımız konusunda uzlaşmak mı diyorsun yani?

- Eh, bu da bir başarı ama, öyle değil mi?

Bir an için, trenin içinde iki yöne de ışık göndermek yerine birer top fırlattığımı düşünelim. Benim bakış açıma göre her iki topun hızı da birbirine eşit olur (buna v diyelim). Yani her iki top da benden v hızıyla uzaklaşır. Bu olayı dışarıdan izleyen sana göre ise, öne giden topun hızı trenin hızı + v olurken arkaya giden topun hızı trenin hızı - v olur. Fark ettin mi, ikimiz de toplara farklı hızlar atadık. Fakat gel gör ki, konu ışık olduğunda ikimiz de aynı hızı ölçeriz (ışık hızı, buna da c diyelim). İkimiz de, hangi yöne giderlerlese gitsinler, tüm ışınların hep ama hep c hızıyla yol aldığını görürüz. Çünkü ışık hızı sabittir ve tüm gözlemciler için aynıdır.

Benim açımdan her iki ışık da hedeflerine aynı anda ulaşıyor çünkü onları gönderdiğimde trenin tam ortasında duruyorum, her iki duvara eşit uzaklıktayım. Eh, her iki ışık da eşit hızda yol aldığına göre hedeflerine aynı anda ulaşmalarına şaşmamak gerek. Senin açındansa ışıklar ters yönlere doğru yine eşit hızla ilerliyorlar ancak bu kez kat etmek zorunda oldukları mesafeler eşit değil. Çünkü hedefler de, yani trenin duvarları da hareket ediyor. Ve işte böylece sen, çok da anlaşılabilir bir biçimde dönüp bana diyorsun ki, “Senin kafan güzel herhalde, ben gördüm diyorum, gördüm. Bu iki olay aynı anda ol-ma-dı.”

Işık hızı herkes için sabit olduğundan, evrenin bildiğimiz şekilde çalışabilmesi için başka bir şeyden, eşzamanlılıktan vazgeçmemiz gerekiyor. Ya da şöyle diyelim, evren bizi ışığın hızı konusunda uzlaşmaya zorladığı için biz seninle bir olup uzlaşamayacağımız başka bir konu bulmak zorunda kalıyoruz. Düşününce, keşke diyorum, gençken daha hoşgörülü olsaymışız birbirimize karşı. Her konuda uzlaşmak zorunda değilmişiz. Baksana, uzlaşmazlık evrenin dokusunda gizliymiş meğer.

Başka bir örnek vereyim. Yağmurlu bir gündeyiz. Yine ben trendeyim, sen dışarıdasın. Tam yüz yüze geldiğimiz o an, aynı anda iki yıldırım düştüğünü görüyorsun, biri trenin ön ucuna diğeri de arka ucuna çarpıyor. Şimdi gel, zamanı azıcık geri saralım, senin bakış açına göre tam da yıldırımların trene çarpmış olması gereken ana gidip orada zamanı donduralım ve trenin içine girelim.

Bundan sonrasını benim açımdan göreceğiz. Yeniden evrenin “Oynat” tuşuna basıyoruz. Yıldırımın çarptığı noktalardan yansıyan ışıklar trenin her iki ucundan bana doğru ilerlemeye başlıyor (farz edelim ki trenin tavanı ışığın içeri girmesine izin verecek saydam bir maddeden yapılmış olsun). Tren hareket ettikçe, ben de onunla birlikte hareket ediyorum. Dolayısıyla önden gelen ışık bana arkadan gelen ışıktan daha önce ulaşıyor. Bu çok normal değil mi, o bana gelirken ben de ona doğru ilerledim, diğerinden ise uzaklaştım. Sonuç olarak, ben, senin aksine eşzamanlı iki yıldırım görmüyorum.

Senin “İki yıldırım düştü” dediğin o anda, benim açımdan olan şu: Az önce, yani geçmişte trenin önüne bir yıldırım düştü ancak henüz arkasına yıldırım düşmedi, gelecekte düşecek ve ben henüz bundan haberdar değilim*.

Gözlerinde bıkkın bir ifade ile bana bakıyorsun.

- Yani bana, gözlemcinin bir hedefe doğru ilerleyerek, kendi bakış açısına göre şu an orada hangi uzak olayın olmakta olduğunu değiştirebileceğini mi söylüyorsun?

Evet, evet, tam olarak bunu söylemeye çalışıyorum. Ama her zamanki gibi lafı evirip çeviriyor, eğip büküyor, bir türlü taşı gediğine koyamıyorum. Bir gün bana “Bence sen sadece şiir yaz, hiç konuşma” demiştin, ne kadar haklıymışsın. Üstelik o zamanlar lafı yalnızca Türkçe’de dolandırıyordum, şimdi aynısını İngilizce’de de yapıyorum. Yani, demek istiyorum ki, gözlemci hareket ederek kendi şimdisinin uzaktaki olaylarla eşzamanlılığını değiştiriyor.

* * *

Uzun bir caddede yürüyoruz seninle. Caddenin ucunda bir bina var. Sen Pessoa’nın bir şiirini mırıldanıyorsun, bense senin bu şiir sevginden pek hoşnut, gülümseyerek seni dinliyorum. Attığımız her adımla caddenin sonundaki binaya yaklaştıkça oradan çıkan ışığın bize ulaşmak için alması gereken yol azalıyor. Bu hareketimiz, bizim şimdimiz ile binanın şimdisi arasındaki eşzamanlılığı değiştiriyor. Yürürken, hareketsiz durduğumuz duruma kıyasla, o binadaki olaylara daha erken zamanlar atıyoruz. Bizim şimdimizde orada hangi olayın olmakta olduğunu değiştiriyoruz.

- Sen düşüp kafanı falan mı çarptın bir yere?

- Hayır, bak açıklıyorum işte, izin ver iki dakika.

- Benim şiir sevdiğimi nereden çıkardın? Sen beni başkasıyla karıştıyor olmayasın?

- Yok, hayır, yani evet, biliyorum. Sevmezsin.

- Canın nasıl istiyorsa öyle değiştir her şeyi, oh ne güzel.

- Değiştiririm elbette, benim hayal dünyam burası.

- Evet, fazlasıyla farkındayım bunun.

- Nasıl ama, pek de fena yer değilmiş burası değil mi?

- Saçma sapan konuşma da anlat haydi, dinliyorum.

Diyordum ki, sen şiir üstüne şiir okur ve biz neşeli adımlarla cadde boyunca yürürken, gel şu hesabı biraz karıştıralım. O binayı daha uzaktaki bir şeyle, Andromeda Galaksisi ile değiştirelim. Farz edelim Andromedalı bir arkadaşımız var ve bizden iki buçuk milyon yıl uzakta yaşıyor. Biraz önce de anlattığım gibi, biz Andromeda’ya doğru yürüdükçe onun başından geçen hangi olayların bizim şimdimize denk geldiği konusunda değişikliklere neden oluyoruz.

Bir şey ne kadar uzaksa, bizim şimdimize denk düşme olasılığı olan uzak olayların aralığı da o ölçüde genişler. Oraya ve oradan uzağa doğru ışık hızına yakın bir hızla yol aldığımız iki ayrı senaryo iki sınır ucu temsil eder. Bu ikisi arasında, bizimle eşzamanlı sayılabilecek uzak olayların aralığı mümkün olan en büyük genişliğine ulaşır. Bize göre “şimdi Güneş’te olmakta olan olay”, hareket yönümüze ve hızımıza bağlı olarak sekiz dakika daha erken ya da sekiz dakika daha geç olmak üzere teorik olarak toplamda on altı dakikaya kadar kayma gösterebilir. Andromeda içinse bu aralık beş milyon yıldır.

Yani öyle anlaşılıyor ki, “Andromedalı arkadaşımız şu anda ne yapıyor?” sorusu pek de anlamlı bir soru değil. Bu soruya verilebilecek tek ve kesin bir yanıt yok, herkes için farklı bir yanıt doğru olabilir. Kesin olarak bilebileceğimiz tek şey orada iki buçuk milyon yıl önce ne olmuş olduğu. Şu an ne olduğunu öyle çok da şey yapmamak gerek.

- Yani?

- Yani sanırım, benim şimdim burada benimle birlikte, beynimin içinde, bana en yakın olan yerde. Belki tam da bilincimin bulunduğu noktada. Artık orası her neresiyse.

- Bunu öğrendiğime sevindim gerçekten.

Yazının başında, her ne olursa olsun, en azından şu anı paylaştığımızı düşünüp mutlu hissetmiştim kendimi. Şimdi ise şöyle düşünüyorum: şimdilerimiz dahi birbirinden kopuk olsa da, gerçekten yan yana durduğumuz, aynı konumu ve zamanı paylaştığımız bir geçmiş vardı bu evrende, hala var, yok olmuş değil. Artık yakınımızda değil ama hep var olacak. Nereden mi biliyorum? Çünkü hatırlıyorum. Beynimdeki hücrelerin, seninle yemyeşil çimlerin üzerinde uzandığımız bir bahar gününü anımsıyor olmaları, o anın bende bıraktığı, fiziksel, alabildiğine gerçek bir iz. Senin bendeki izin, işte.

Her neyse, özledim demek istemiştim.

Lafı ne çok uzattım, öyle değil mi?

Özgün,
Şubat 2026,
Vancouver



--
Live, you say, in the present
Live only in the present
But I don’t want the present, I want reality

Fernando Pessoa, 19 Temmuz 1920


--
(*) Bu ayrıntılı görünen zamanlama hesabını yaparken, kolaylık olsun diye, tam yıldırımların düştüğünü söylediğin anda senin trenin iki ucuna olan uzaklığın ile benim trenin iki ucuna olan uzaklığımın eşit olduğunu farz ediyorum. Burada önemli olan ve vurgulamak istediğim, ikimizin, olaylara aynı eşzamanlılığı atayamıyor oluşumuz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Öz-le-dim!

Aniden hortlayabiliyor bir müzik, parfüm, tak ı  veya bir söz ile denk geldiğimde o hal ı n ı n altına ittiğim duygularım.  Çalışma hayatını üretken olmaktan dolayı seviyorum lakin aynı zamanda o hal ı n ı n altındakilerin çıkmasına da az zaman bıraktığından hoşnutluğum bir başka. Çalışmıyor olsaydım da evde oturamazdım, önce hafif eski bir yelkenli alıp onu tamir eder sonra da denize açılırdım ya da yine eski bir VW Westfalia  alıp içinde yaşanacak şekilde tamir edip turlamak isterdim.

Tanımayanlar İçin Frida Kahlo

Aldım fotoğraf makinemi elime ve kente gelen Chagall sergisini gezmek için düştüm yollara... Ancak giriş ücreti cebime fazla gelince kendimi downtown Toronto'nun ıssız ara sokaklarına vurmaya ve sanat açlığımı daha ucuz bir şekilde gidermeye karar verdim...  Frida da öyle yapmıştı. Köşe başında karşılaştık!

Barbados Sokakları

Aslında bu tatil 2012'nin Aralık ayının ilk haftasında gerçekleşti. Fakülteden yakın arkadaşımın Barbados'ta düğünününe davetliydik. Bu davet, Karayip Denizi'nde arkadaşlarla beraber keyif yapmak, Ottawa'nın buz tutmuş yollarından, kasvetli havasından bir haftalığına uzaklaşıp, ruhumuzu dinlendirmek ve uzak ufuklara açılmak için mükemmel bir fırsattı. ( Ottawa 'da kalsaydık, henüz snowboard/ski sezonu da açılmamış olacağından, sönük bir hafta olacaktı) Görmediğimiz yerlere karşı her zaman büyük bir tutkumuz var. Aslına bakarsan sen gelmeden Dünya turunu da aradan çıkartmay ı  planlıyoruz. Aziz Augustine'in dediği gibi " Bu dünya bir kitap ve gezmedikçe sadece tek bir sayfayı okuduğunla kalırsın ". Gibbs Beach - S.Gun 2012