TORONTO'NUN SALAŞ YÜZÜ: KENSINGTON MARKET

Kensington Market, Toronto'nun Tahtakale'si bir nevi. Ama bir farkla: burada dünyanın dört bir yanından izler görebilir, yemekler tadabilir, ezgiler duyabilirsiniz.

TANIMAYANLAR İÇİN FRIDA KAHLO

Chagall sergisinin giriş ücreti cebime fazla gelince kendimi downtown Toronto'nun ıssız ara sokaklarına vurmaya ve sanat açlığımı daha ucuz bir şekilde gidermeye karar verdim...

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum.

PUSLU KULELER KENTİ

Prag'a yolum tekrar düşer mi bilmem. Düşerse mutlu olurum ama. Hele de duvardaki tablodan fırlamış gibi duran soğuk, karlı ve puslu bir kış günü düşerse... Ne güzel olur!

TROMSØ: KUTUP İKLİMİNDE ÜÇ GÜN

Otobüsten dışarı ilk adımımı atıyorum. Yer mi buzlu, yoksa şaraptan başım mı dönüyor? Hayır, düşmüyorum. Gülümsüyor Tromsø. Elini uzatıyor.

TORONTO İZLENİMLERİ

Saatler süren yıpratıcı bir yolculuğun ve kapıdan çıkınca karşılaşacağımız belirsizliğin ağırlığı bir an için de olsa kalkıverdi omuzlarımızdan. Gelmiştik işte. Bizi gülümseyerek karşılayan yeni bir ülkemiz vardı artık!

DÜŞLERİMDEKİ KAFEYİ NEREDE BULDUM?

Yürürken karşınızda, tam denizin kıyısında kırmızı ahşap bir kulübe beliriyor. Şeker gibi, pasta gibi bir kulübe bu. Sanki elinize alıp ısırsanız böyle bir tat alacaksınız.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Aradığınız Emlak Hurriyetemlak.com'da!

Emlağa dair her şeyi tek çatı altında buluşturan www.hurriyetemlak.com, çok seçenekli güncel ve detaylı ilanlarıyla, gelişmiş arama özellikleri ve kullanıcı dostu tasarımıyla, sektöre dair güncel haberleri ve istatistiki bilgileriyle, tam anlamıyla emlak sektörünün nabzını tutuyor.


Satılık ve kiralık daireler, ofisler, iş yerleri ve tüm konut projelerini bulabileceğiniz www.hurriyetemlak.com, sunduğu çok sayıda seçenekle size aradığınız emlağı mutlaka bulma olanağı sağlıyor.

İlanlarda okul, hastane, restoran, alışveriş merkezi gibi çevre bilgilerine ulaşabiliyorsunuz. Video desteğiyle gayrimenkulü içindeymişcesine izleyebiliyorsunuz. Baktığınız evin ya da iş yerinin net konumunu harita üzerinde görebiliyorsunuz.

Bu kadar kolaylık ve çok seçenek varken www.hurriyetemlak.com’da, aradığınız emlağı ya da emlağınızın talibini bulmanız an meselesi!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

25 Mart 2012 Pazar

TANIMAYANLAR İÇİN FRIDA KAHLO

Aldım fotoğraf makinemi elime ve kente gelen Chagall sergisini gezmek için düştüm yollara... Ancak giriş ücreti cebime fazla gelince kendimi downtown Toronto'nun ıssız ara sokaklarına vurmaya ve sanat açlığımı daha ucuz bir şekilde gidermeye karar verdim... 

Frida da öyle yapmıştı. Köşe başında karşılaştık!


















4 Mart 2012 Pazar

SENİ SEVİYORUM SARAYBOSNA

Saraybosna’daki, Prag’daki, Ottawa’daki, İzmir’deki, Kastamonu’daki 
veya dünyanın herhangi bir yerindeki köhne bir bahçede 
gün batarken karşılıklı oturup rakı içmek istediğim 
yegane arkadaşım için... Dedem için...


“Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da” diye yazmıştım eve döndüğümde. Saraybosna'nın geçmişten güçlü izler taşıyan gizemli sokakları; modern ve Avrupai görünümlü ışıklı caddeleri; rengarenk ve hareketli dükkanları; daha dün yaşanan akıl almaz drama rağmen cıvıl cıvıl, hayat dolu insanları ve kişide sanki batıya değil de doğuya doğru seyahat etmiş hissi uyandıran Osmanlı yapısı eski şehir merkezi beni hiç beklemediğim biçimde şaşırtmış ve hatta bu kenti yıllarca görmezden gelmiş olduğum için hafif utangaç bir pişmanlığa sürüklemişti.

Saklamaya hiç gerek yok; kentin sokaklarını adımlarken Alice’in keşfettiği harikalar diyarını ben de keşfetmişim gibi mutlu olmuş; hayallerimi ve duygularımı serbest bırakmak için tüm dünya sokakları arasından bu sokakları seçmiş olduğum için kendimi alabildiğine özel hissetmiştim.

Saraybosna, benimdi. Ben sanki Saraybosna’da yaşamıştım ömrüm boyunca. İnsan daha attığı ilk adımda, havaalanında aldığı ilk nefeste böyle hisseder mi? Kaç şehir böylesine sarıp sarmalar insanı? Hiç şüphe yok, evimdeydim orada. Buz gibi Sarajevsko birasını yudumladığım o ahşap renkli loş kafede tüm gençliğimi geçirmişçesine, hem de!


Kente ilk gidişim 2008 yılında Uluslararası Saraybosna Film Festivali’ni takip etmek içindi. Festivalin ana merkezi olan, açılış ve kapanış törenlerine ev sahipliği yapan bina kentin tam merkezinde. Binanın önündeki geniş meydana çadırlar kurulmuş meraklı halka bilgi veriliyor, kimi ürünlerin tanıtımı yapılıyor ve basın mensuplarına internet erişimi sağlanıyordu. Meydandan kent merkezine doğru ilerleyen sokağa girip yaklaşık üç yüz metre yürüdüğünüz zaman da, yanılmıyorsam sağ tarafta, film gösterimlerinin yapıldığı salonla karşılaşıyordunuz. İşte her şey bu üç yüz metrelik alanda olup bitiyordu. Akşam vakti film izlemeye gelen her yaştan insanı gördüğümü ve uzayıp giden o dar sokağa şöyle bir bakıp “Acaba bir festival bir kente bundan daha çok yakışabilir mi?” diye düşündüğümü daha dün gibi anımsıyorum.

Her ne kadar oradaki bulunuş amacım ve görevim festivali takip etmek olsa da kentteki zamanımı karanlık sinema salonlarında harcamaya hiç niyetim yoktu. Bu yabancı ama aynı zamanda benden olan kentin her bir köşesini adım adım tanımak, sunduğu yiyecekleri tatmak, insanlarını gözlemek, kafelerinde oturmak istiyordum. Öyle de yaptım. Bembeyaz tatlı bir soğanın eşlik ettiği,  pide içine saklanmış olarak sunulan Cevapi kebabı ve her Saraybosnalının gurur duyarak yudumladığı enfes Sarajevsko birası, kentte geçirdiğim günler boyunca en yakın dostlarım oldular.


Kentin genel yapısına baktığınızda bir Anadolu şehrinde olduğunuzu sanabilirsiniz. Yoksulluk ve savaşın izleri Saraybosna’yı köhne bir yalnızlığa itmiş, Anadolu kentleriyle benzerliği işte buradan ileri geliyor. Yoksa gözünüzde canlanan tipik bir Anadolu kentinin o bildik "olmamışlığından", yıllardır maruz kaldığı çirkin yapılaşmadan ve zevksizlikten eser yok Saraybosna'da.

Biraz daha yaklaşıp kente ve insanlara daha özel bir çerçeveden bakacak olursanız, Saraybosna'nın, hatta Bosna Hersek'in Avrupalı yüzünü görürsünüz. Nispeten temiz sokaklar; bakımlı, geniş, yemyeşil parklar ve aralarına karışıp kendinizi kolayca güvende hissedebileceğiniz, kurallara uyan bir kentli insan topluluğu…


Savaşın izleri henüz çok taze. Bugünün gençliği, birer çocuktu o ateşli günlerde. O günlerde yaşananlar konuşulmadı, anlatılmadı, hissettirilmedi belki bir çoğuna. Ama bilirsiniz, sessizlik çocukları acıtır en çok! Dünyanın bu en sevimli coğrafyasında çocuklar, yaşıtlarım,  dünyanın en çirkin yüzünü görerek büyüdüler.


Onlarla oturup konuştuğumda anlattıkları, anlatmadıkları, hissettikleri, hissettirmek istemedikleri, dünya görüşleri, ülkelerine bağlılıkları, kin gütmeden çevrelerindeki tüm toplumları derinlemesine analiz edebilme yetileri ve elbette genel kültürleri beni öylesine etkiledi ki, zaman zaman kendi rahatımdan utandım.

Zor zamanlar geçirmişlerdi. Babaları, kardeşleri esir alınmış; belki bir daha geri dönememişlerdi. Srebrenica onlar için uzak bir korku filmi değil, artık geçmişte de kalmış olsa, tüm şiddetiyle yaşanmış kanlı bir gerçeğin ta kendisiydi… Biliyorum ki sokakta gördüğüm, kahvede yan yana oturduğum, sohbet ettiğim herkesin muhakkak bir tanıdığı, bir akrabası, bir arkadaşı vardı o vahşet kasabasında öldürülen... Biliyorum ki bugün Saraybosna’nın dört bir yanını kusursuz bir tablo gibi kuşatan bu yemyeşil dağlardan kurşunlar, toplar, bombalar yağdı abluka altındaki insanlara… Hayal dahi edilemeyecek; hiçbir filmin, hiçbir hatıranın, hiçbir dost sohbetinin, hiçbir romanın aktaramayacağı ölçüde büyük, kanlı, tozlu ve dumanlı bir dehşet yağdı bu kentin insanlarının üzerine bir zaman…

Tüm bu acılar mı genç yaşlı tüm Saraybosnalıları bugün böylesine büyümüş, böylesine olgun kılan? Tüm evlerin duvarlarında görülen irili ufaklı kurşun delikleri; harabeye dönmüş, onarılmadan bekleyen yarı yıkık binalar mı bu insanları böyle güçlü yapan?


Baş Çarşı, eski kent merkezine verilen isim. Parçalı taşlarla örülmüş sokaklarda yürürken, sağlı sollu dizilmiş kafeler ve hediyelik eşya satan dükkanlar göze çarpıyor. Tek katlı Osmanlı yapıları ile kuşatılmış bu sokaklarda gezerken geçmişe dönüyor, bir süre orada kalmak, içinde yaşadığı çağın sıkıntılarına dönmeyi geciktirmek istiyor insan. Kebap kokuları arasında geçip gittiğiniz Baş Çarşı’nın sonunda büyük bir çeşme karşılıyor sizi.

Çeşmenin hemen önündeki caddeden karşıya geçip da yokuş yukarı çıkan dar sokağa girdiğinizde sağlı sollu iki otelle karşılaşıyorsunuz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Çoban Yıldızı ve Kovaci idi isimleri. Her ikisinde de konakladım. Turistik merkez olan Baş Çarşı’ya bu kadar yakın oluşlarının yanı sıra her ikisi de Boşnak aileler tarafından işletilen temiz ve ekonomik oteller.

Saraybosna'ya ve Bosna Hersek'in diğer kentlerine daha sonra da gittim. Her seferinde insanları ve yaşamlarını daha yakından tanıdım, sevdim. Yemyeşil dağların çevirdiği bu sevimli kentin sakinleriyle pek çok alanda ne denli benzeştiğimizi; kimi konularda ise tıpkı aynı evde büyüyen ama başka bireyler olan iki kardeş gibi nasıl da farklı düştüğümüzü görebilmek, inanın, herkese şiddetle önereceğim büyüleyici bir deneyimdi…


2008 yılında yaptığım o ilk Saraybosna gezisinden sonra eve dönüp aşağıdaki satırları kaleme almışım:

Bu yaralı ve güzel kentin sokaklarında gezinirken seni düşünüyorum Bağdat. Çocuklarını, annelerini, kızlarını düşünüyorum. Burada batan güneşin oradan nasıl göründüğünü, yıllar sonra nasıl görüneceğini, onu seyredenlerin gözlerinin önünden hangi resimlerin geçeceğini… Sizi düşünüyorum Beyrut, Kabil ve Musul; sizi ve olanca yalnızlıklarına inat gülümseyen insanlarınızı…

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı… Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum. Tüm duvarları mermi ve top izleriyle sarılmış bir kentin, içindeki tarifsiz acıyı ustaca gizleyişini izliyorum. Penceresinin hemen altında koca bir delik yokmuşçasına kahkahalar atan kadına bakıyorum. Hayır, dolmuyor gözlerim. Her şey tam karşımda batmakta olan güneş gibi yolunda, diyor, gülümsüyorum…

Babaları esir alınan çocukların yaşadığı tüm kentleri sevdiğim gibi, usulca gözlerinde kaybolarak seviyorum Saraybosna’yı… O çocuklar büyüdükleri zaman konuşmayacaklar hiç, biliyorum. Çünkü gün gelecek, şehrin ve anılarının öte yanındaki bir çamaşır ipine dizecekler paslı, barut kokan sözcüklerini… Ve yine biliyorum ki en güzel söyleyenler, sözcüklerini asmış adamlar ve kadınlardır hep, aşkın sessiz türkülerini…


Elif, örneğin, Bağdat’taki… Hiç vurulmamış gibi dedesi, evindeki top izlerine yuva yapan kuşlara bakıp, aşık olduğu adamı özleyecek… Konuşmayacak… Elif… Bağdat’taki…

H i ç    v u r u l m a m ı ş    g i b i    d e d e s i . . .

Orada olursam o gün, ona Mostarlı bir kızdan ve Nazım’ın dizelerinden bahsedeceğim. Güneşin batışına ve Elif’in parlayan gözlerine bakıp, her şeyin ne kadar da normal olduğunu düşüneceğim…

Gidip onunkilerin yanına, bir bir, bende kalan sözcükleri iliştireceğim…

2 Mart 2012 Cuma

KENSINGTON MARKET

Toronto'ya gelmeden önce, internette okuduğum hemen tüm gezi yazılarında "Kensington Market" ismini gördüğümü anımsıyorum. İsmi, Toronto'ya gezmeye gelenlerin muhakkak görmesi gereken yerler arasında geçen Kensington Market ile ilk kez karşılaşmam şans eseri oldu. Bir ara gidip uzun uzadıya gezmeyi, fotoğraflarını çekmeyi planlıyordum ancak o hiç ummadığım bir anda, China Town'da gezerken çıktı karşıma. İkisinin bu kadar yakın olduğunu bilsem, kesinlikle daha hazırlıklı çıkardım yola!


Kensington Market, Toronto'nun Tahtakale'si bir nevi. Ama bir farkla: burada dünyanın dört bir yanından izler görebilir, yemekler tadabilir, ezgiler duyabilirsiniz. Kaldırımlara taşmış vitrinler ve kafeler alışık olduğum "soğuk ve mesafeli" Kanada algısının yıkılmak üzere olduğunu söylüyordu bana. Yer yer insanın içini sıkan, saçma sapan bir düzene sorgulamaksızın sıkı sıkıya tutunmuş sürüp giden bir yaşam algısı vardır Kuzey Amerika'daki pek çok kentte. Sokakta insanlar, kalabalıklar yoktur örneğin. Veya Starbucks, Tim Hortons gibi zincirler dışında özerk ve sevimli bir kafe aradığınızda; açıkça söyleyeyim, pek şansınız yoktur. Kensington Market'teki kalabalığı gördüğümde işte bu yüzden oldukça sevindim.

Birbirini dik kesen dört-beş sokağa yayılıyor Kensington Market. Kafeler, salaş giyim kuşam mağazaları, bir kaç antikacı ve restoran ilk göze çarpanlar. Dünyanın dört bir yanından gelen peynirlerin satıldığı bir dükkan da var. İçerideki ağır peynir kokusuna daha fazla dayanabilsem çok daha ayrıntılı şeyler anlatabilirdim ya, girmemle çıkmam bir oldu. O halimi görenler bir peynir sevdalısı olmadığımı herhalde anlamışlardır.

Göçmen karşıtı tutumuyla bilinen Kanada başbakanı Stephen Harper'a ilginç bir sitem

Antika eşyalar satan bir dükkana girdim. Özlediğim bir atmosferdi. Beyoğlu'nun ara sokaklarında (Ali Abi'yi ve küf kokan eskici dükkanını anmadan geçmeyeceğim elbette. Ayrı bir yazının konusu olacak o mekan. İstanbul'daki arkadaşlar bu eksikliği giderirler belki!) cirit atan bu tür dükkanları gezmeyi çok severim. Eski plaklar, mektuplar, fotoğraflar, film projektörleri ve daha akla gelmeyecek, bir ucu geçmişe değen yüzlerce çeşit alet edevat ve belge arasında kaybolup saatlerce gezebilirim. Bu tür mekanları sevenler bilirler, kendine has bir kokusu vardır o küçük köhne dükkanların. İşte bu koku ile Toronto'da karşılaşmak bir nebze olsun yabancılığımı aldı; tanıdık, bildik bir yerde olduğum izlenimi yarattı bende. Bir de sokaktaki yüzlerce, binlerce insan arasından sıyrılıp aynı büyülü mekanda karşınıza çıkan diğer müşteriler var elbette. Benim gibi insanlar. Baksanıza, hiç yalnız değilim!


Yolum Kensington Market'e her düştüğünde bu küçük dükkana uğramadan geçmeyeceğimi bilerek yeniden sokağın akışına bırakıyorum kendimi. Bir süre daha gezdikten sonra kalabalıktan sıkılıp oturacak bir köşe ararken The Cornerstore isimli bir kafe-bar çıkıyor karşıma. Koca bir sürahi Sangria 13 dolar! Hava da sıcak. Yorgunluktan ayakta duracak halim yok, atıyorum kendimi içeri.

Kensington Cornerstore

Kensington Market'te karşıma çıkan şaşırtıcı mekanlardan biri de Doner Mania isimli bir dönerci. Burada Avrupa'nın aksine hiç kimse dönerin ne olduğunu bilmiyor. Dönere benzer şekilde yapılan "shawarma" ise oldukça yaygın. Kimi Türk dükkanları da döner yerine shawarma yazıyor menülerine. 


Doner Mania açılalı henüz bir sene olmuş. Zeytinyağlı dolmadan tutun yaprak dönere dek pek çok çeşit yemek bulmak mümkün. Dürüm dönerin ve Kanada'da imal edilen ayranın tadına bakmadan geçmek olmaz diye düşünerek adımımı atıyorum içeri.

Doner Mania'nın dev pide döneri

Diary Fountain ayranı Toronto'da üretiliyor

Pide dönerin büyüklüğü ve içeriğinin zenginliği karşısında hayrete düşsem de dönerde aradığım lezzeti bulamadığımı itiraf etmeliyim. Aradığım lezzet, Türkiye'deki dönerin tadı değil elbette, ister istemez Almanya'daki ve Avrupa'nın dört bir yanındaki dönercilerle karşılaştırıyorum Doner Mania'yı. Berlin'deki dönerlerle ilgili ayrıntılı bir incelemeyi Çukurcuma Times'da bulabilirsiniz.

1 Kasım 2011 Salı

BİZİ DE GÖR EY DÜNYA!


Arap baharından etkilenen halkın yaklaşık bir yıl önce isyan bayrağını çektiği Suriye'de sular durulmuyor. Devlet Başkanı Beşar Esad, diğer orta doğu ülkelerinde olduğu gibi isyanları bastırmak için şiddete başvuruyor ve hem kendi halkının hem de tüm dünyanın tepkisini çekmeye devam ediyor.

Türkiye'de cumhuriyetin 88 yaşını doldurduğu 29 Ekim 2011 günü çok uzaklarda, Kanada'da yaşayan Suriyelilerin, ya da "Suriyeli Kanadalıların" özgürlük çığlıklarına tanık oldum. Protestocularla şehir merkezinde, Yonge Caddesi'nde birden bire karşılaştım. Her zaman olduğu gibi fotoğraf makinem yanımda değildi. Hemen ellerim ceketimin cebine, cep telefonuma gitti.. Ortaya işte bu fotoğraflar ve yazının en altına iliştirdiğim video çıktı.



Yolumuz kesiştiğinde yaklaşık 500 kişilik bir grup ellerinde Suriye bayrakları olduğu halde yürüyor, sloganlar atıyordu. Ülkelerinden binlerce kilometre uzakta ve bambaşka bir kültürün içinde yaşıyor olsalar da, terk ettikleri topraklarda yaşananlara duyarsız kalmamış, sokaklara çıkmışlardı. Bu, protestoyu izlerken ilgimi çeken ve de hoşuma giden ilk şey oldu. 

Ülkelerinde insanlar sırf muhalif oldukları için can veriyorlardı ama onlar Kanada'da özgürce sokakları işgal edip, yolları kapatıp tepkilerini dile getirebiliyorlardı. Tam da bu yüzden işte, attıkları sloganlardan biri -belki de en akılda kalıcı olanı- "Thank You Canada" idi.. Üzerinde düşünmeye değer bulduğum bir diğer ayrıntı da buydu işte..


Belli ki bir hafta önce Libya lideri Kaddafi'nin karşılaştığı dramatik son muhalif Suriyelileri kamçılamış, ülkelerinde istedikleri değişimi yapma arzularını arttırmıştı. "United Nations Shame On You!" yani "Yazıklar olsun Birleşmiş Milletler!" sloganı, muhalifleri açıkça hedef haline getirmiş olan Beşar Esad yönetimine karşı dünyanın neden sessiz kaldığını sorguluyordu. 

Ne acı! "Libyalıların Kaddafi'yi bertaraf etmelerine yardımcı oldunuz, neden bize yardımcı olmuyorsunuz" mu diyorlardı yani? Bir ulusun temsilcilerinin böyle bir çağrıda bulunmasına tanıklık etmek pek de hoşuma gitmedi açıkçası. "Yaşanan insanlık dramına neden sessiz kalıyorsunuz?" diye sormalarına elbette lafım yok ancak bu çağrıda gizliden gizliye kendini belli eden, muhtaç bir yan vardı sanki: "Bizi de gör, ey batı dünyası! Ortalığa saçtığın demokrasiden ülkemizi mahrum bırakma!"



Topluluk, Queen Caddesi'nin batısındaki eski belediye binasının önündeki meydanda durdu ve eylemine burada devam etti. Çoluk çocuk, genç yaşlı herkes "Beşar Esad'ı durdurun" diye haykırıyordu. 

Durdum, izledim... 

Onlar adına hem sevindim, hem durumlarına üzüldüm.. 

Sonra çevredeki ikinci, üçüncü, beşinci, yedinci göbekten göçmen olan gerçek (!!) Kanadalıların bu eylem karşısındaki umursamaz tavırlarını seyrederek ve özgürce itiraz etme hakkını ancak bu uzak ve kayıtsız ülkede elde etmenin ne demek olduğunu düşünerek sessizce evimin yolunu tuttum...



27 Ekim 2011 Perşembe

TORONTO SOKAKLARI İŞGAL ALTINDA


Sert ve kanlı Arap baharının ardından, şimdi de süslü ve yumuşak Amerikan Baharı gündemde! Amerika'daki duyarlı bireyler ülkelerindeki ekonomik düzensizliklerin ve adaletsiz varlık dağılımının mimarı olarak gördükleri Wall Street Borsası'nı (temsili bir günah keçisi) protesto etmek için sokaklara döküldü. Protestocular hem sokak gösterilerinde hem de internet sitelerinde ve sosyal paylaşım platformlarında seslerini milyonlarca kişiye duyurdu, duyurdukça da güçlendi.

"Biz yüzde 99'uz" sloganıyla tepkilerini dile getiren eylemciler, Amerika Birleşik Devletleri'nin en zengin %1'lik kesiminin elindeki varlıklarla geri kalan %99'un sahip olduklarını karşılaştırıyor. Ve haklı olarak, sokaklara dökülüyor! Bu kimilerine göre anlamlı, kimilerine göreyse fazla sulu hareketlerine de "Occupy Wall Street" yani "Wall Street'i İşgal Et" ismini veriyorlar..

15 Ekim 2011, Amerikan Baharı'nın deyim yerindeyse "Dünya Baharı'na" döndüğü tarih olarak kayıtlara geçti. Dünyanın pek çok ülkesinde benzer oluşumlar baş göstermiş ve her nasılsa kısa zamanda (teknolojik devrim) ortak hareket eden organik bir yapıya dönüşmüştü. Bu ortak hareketin sonucu olarak 15 Ekim'de Londra, Washington, Tokyo, Sydney, Montreal, Dublin, Hamburg, Hong Kong ve daha pek çok kentte protestolar düzenlendi.. O gün, elbette, Toronto da hareketli bir gün yaşadı..


Küresel hareketin Toronto ayağı kendisini "Occupy Toronto" olarak isimlendiriyor. 15 Ekim'de onlar da sokaklardaydı! Kentin finans merkezini kuşattılar, saatlerce caddeleri renklendirdiler. Amerika'daki eylemciler kısmen de olsa polis ile karşı karşıya gelmişti, Kanada'da ise durum oldukça sakindi. Haber kanalları gün boyu protestocuları takip etti, canlı yayınlar yaptı. 

Eylem öncesi dört bir yanda Occupy Toronto imzalı afişler göze çarpıyordu.


Occupy Toronto, internet sitesinde kendisini şu cümlelerle tanımlıyor:

"Occupy Toronto, gücünü halktan alan barışçıl bir harekettir. Ülkemizdeki ve dünyadaki güncel politik ve ekonomik sistemlere karşı bir duruş sergiliyoruz. Wall Street'in işgali ile başlayan hareketle aynı değerleri ve felsefeyi paylaşıyoruz ancak onlardan bağımsız olarak bir araya geldik. Toplumun yaşadığı zorluklara çözüm bulmak gibi ortak bir amaca hizmet ediyoruz. Henüz benzer gruplarla bir araya gelip ortak bir mesaj yayınlama şansımız olmadı, ancak eminiz yakın gelecek de o da olacaktır.

Dünyanın geri kalanıyla el ele verip birlikte çalışarak, iş hayatımızı, sosyal özgürlüklerimizi ve çevremizi yok eden ekonomik sistemlerde köklü değişiklikler yapmak istiyoruz. Tamamen şiddet dışı yöntemler kullanarak dünya çapındaki dev finansal sektörlerin temsilcilerine bankaların bize hizmet etmek için var olduğunu, aksinin kabul edilemeyeceğini duyurmayı amaçlıyoruz. Bankalar bu asli görevlerinin aksine bugün, spekülasyon ve kısmi rezerv borçlandırması gibi uygulamalarıyla toplumlar içinde büyük ölçekli bir eşitsizliğe yol açmıştır.

Hedefimiz, ekonomik sistemleri nüfusun yalnızca elit kesimi oluşturan %1'ini değil, geri kalan %99'unu da destekleyecek şekilde yeniden yapılandırmaktır. El ele verirsek %1'in sahip olduğu bu gücün el değiştirmesini sağlayabiliriz."


Görünüşe göre bu "Occupy" akımı, dev ekonomik değişiklikler dışında kimi kültürel değişikliklere de imza atmak istiyor. Çünkü geçtiğimiz günlerde gazetelerde yer alan bir habere göre kendilerine "Occupy Timmies" ismini veren bir grup ülkenin en büyük (ve yerel) kahve zinciri olan Tim Hortons'a karşı bir eylem hazırlığında. Bunun nedeniyse ekonomik sistem falan değil. 

Geçtiğimiz hafta bir Tim Hortons dükkanında aileleriyle birlikte oturan lezbiyen bir çift, çevrelerini rahatsız ettikleri gerekçesiyle kafenin sahibi tarafından mekanı terk etmeye zorlanmıştı. Her ne kadar Tim Hortons yönetimi bu ayıp için defalarca kez özür dilemiş olsa da facebook üzerinden bir araya gelen Occupy Timmies, Tim Hortons dükkanlarını "işgal" ederek seslerini duyurmaya kararlı gibi görünüyor!


* Fotoğraflar için Krystina85'e teşekkürler!

25 Ekim 2011 Salı

CADILAR BAYRAMI HAZIRLIKLARI - 2

31 Ekim'de kutlanacak Haloween için hazırlıklar tüm hızıyla sürüyor! Kentin dört bir yanını bal kabakları, cadılar, korkuluklar sarmış durumda. Bir önceki gönderinin biraz zayıf kaldığını düşünerek fotoğraf makinemi aldım, yeniden düştüm yollara.. 

Bu işin en zor yönü, insanların evlerini ya da bahçelerini fotoğraflamak elbette.. Gezerken gördüğüm kimi süslemeleri maalesef görüntüleyemedim, zira ya önünde çocuklar oynuyordu, ya ev sahibi sevimsiz bir suratla beni süzüyordu ya da fotoğrafın anlamlı olabilmesi için evin bahçesine fazlaca girmem gerekiyordu..

İşlerinizi iki dakika erteleyin, sıkıntılı gündemi kısacık bir süre için de olsa çıkartın aklınızdan... Toronto'nun elimden geldiğince belgelemeye çalıştığım bu hem korkunç (!) hem de sevimli yönü bizi bekliyor..


























PAYLAŞIN

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More